Kırlangıçlara bak ey sevgili. Bizim için toplanmışlar. Hangisinin kanadını tutalım sen seç. Bir uzak diyara götürsünler ki sorma gitsin. Bir gökkuşağının kubbesinde indirsinler ikimizi. Elimiz, yüzümüz rengarenk. Aşağıda toplanmış sürüsüne bereket kız çocukları. Ellerinde pamuk şekerler. Sen seç hangisinden yiyelim. Öyle bir pembe seç ki dudağında kalsın şekerleri. Tutsunlar ellerimizden, götürsünler şu küçük bodur dağın yamacına. Bacası tüten bir kulübenin hemen önünde bıraksınlar ikimizi. Yalın ayaklarımız yemyeşil kalsın, temizlemesinler sakın bizi. İki tas çorba karşılasın, ısıtsın yanaklarımızı. Kelebekler üflesin kaşığına, bi de karşındaki aşığına. Bir sedir üstünde buluşalım son ekmek kırıntısında. Beyazından atkılar örelim, önümüz kış azıcık kar görelim. İki sarmal gelsin dizimize, kuyruğunda ıhlamurlarımız olsun. Mandalina kabukları bırakalım çiçeğine, tenimiz Haziran koksun. Gecenin geldiğini, veranda da ki yıldızlardan anlayalım. Bir kuzine çıtırtısında uyuyakal ey sevgili az izlememe müsade et. Dizimde kalsın iki avucuma sığanım. Saçların elimin altında, tellerine papatyalar yağanım. Sonra bir kırlangıç ötsün yazımın en güzel yerinde, anlattıklarım düşlerimde, sarılmışım sana hem de sesimle…
Yazar: mrfrkydn
Öylesine…
Bir kuş olacağım bu gece. Mektup yazanlara bırakacağım beyaz tüylerimi. Öylesine yazacaklar ki ezbere gelmeyecek sevdaları. Bir yağmur olacağım bu gece. Saat üçü biraz geçerken bırakacağım incileri yeryüzüne, saklanacak gözünüzden dökülenler, öylesine hıçkıracaksınız ki mevsime aldanacak yedi verenler. Bir şarkı olacağım bu gece. Kavganızın tam ortasında duyulacak melodim. Öylesine bir sessizlik olacak ki zamanınızı durduracağım. Bir orman olacağım bu gece. Sere serpe bırakacağım yeşillerimi. Öylesine kaybolacaksınız ki bileklerinizi saracak yoncalarım. Bir ben kalacağım benimle. Güneşiniz açmış, radyoda ki şarkım bitmiş olacak. Öylesine ben kalacağım ki cemresi düşmemiş toprağımda donacak, incilerle süslenmiş yedi verenlerim. Beyaz bir tüy kalacak kitap arasında ve ben aynı zaman diliminde yine benimle kalacağım.
Ozaprin…
Bir cam kafesin içinde yıldızları izlemekteyim. Pikapta Haris Alexiou – Ola Se Thimizoun çalmakta. Tek derdi çilekli çokomelin jiletini tırnaklamak olmalı bir adamın ya da bir simli yılbaşı kartı beklemeli bir kadın. Oysa bir cam kafesin içinde yıldızları izlemekteyim ve bir Anka kuşu ayın hemen önünden geçmekte. Bir iki yıldız sektirse keşke. Sokak ışıklarından birine denk gelse, söndürse tüm caddeyi. Görünmese cehaletim, yokluğun görünmese. Üç tarafı denizlerle çevrili coğrafyanın, dört tarafı hayal ile çevrilmiş kitap cini olmalıydım. Sayfalarım çevrildikçe belirmeliydi siluetim. Kiminin telvesinde kalmalıydı kırmızı ruju, kiminin rüyasından akmalıydım. Mutlu başlayan satırbaşlarım var benim, sonum iyi gelmez ruhunuza. İyisi mi yakın siz benim bütün sayfalarımı, farklı ülkelerde farklı ritüellerle yok edin bütün alfabemi. Belki bir mektup da doğarım yine, belki şu ayın hemen önünden az önce geçmekte olan Anka kuşunun kanadından gelirim odanıza. Neyse ki bir cam kafesin içindeyim ve sokak ışıkları hala yanmakta…
Sardunya…
En son bir el silah sesi geldi, dip boyası gelmiş binanın üçüncü katında ki perdenin arkasından. Mahalle sakinleri kapattılar kapılarını, camlarını, perdelerin gözü yaşlı. Ardında susamlarını bırakan dumanı üstünde iki simit yuvarlandı, kurumaya yüz tutmuş kaldırımın güneş görmeyen köşesine. En son bir el silah sesi geldi, yerde yatan o küçük çocuğun hayallerine. Bir damla kanı vardı oysa, bir de tebessümü. Yorgunmuş mermi, öyle dedi perdeler. Bir yavru siyah köpek yanaştı yanına. Sessiz sakin uzandı avuçlarına. Küçük elini yaladı, sesini duyuramadı. Bulutlar kapladı güneşin önünü arkasını o da şahitlik etmedi ama perdeler şahitti. Bütün su damlaları intihara kalkıştılar gökyüzünden. Birilerinin yağmur duasıydı çocuk, birilerine sebepti. Yorgunmuş işte mermi öyle dedi ya perdeler. Suyu gören küçük bir kağıt bıraktı çocuğun elini. Bir diş perisi indi yeryüzüne ve kağıdı o açtı. “Tanrım sana yarın velimi getireceğim. Ne yaptığımı bilmiyorum ama sen verme artık cezamı. Kulağım çekilsin, yanaklarıma vurulsun ama artık sen verme cezamı.” Tüm saksılarda sardunyalar açtı, Melekler şehre indi, köpek uludu ve perdeler şahitti. Yağmura rağmen faili meçhul bir cinayetin son dizeleriydi…
Origami…
Ruhumun bedenimden kaçışının 15. Günü. Karşı yakaya bakıyor beyazlarım. Suyun ötesinde bir yerlere yetişmeye çalışan araba sürüsü. Suyun üstünde biriktirdiğim kifayetsiz kağıttan gemilerim. Suyun görünmeyen kısmında bir veledi zina. Elinde siyah bir kalem. Bir Nisan arifesi şimdi. Gökyüzü hüzne mahkum. Bir tekir yanaşmakta ruhumun arta kalan yerlerine. Çehrem kirli bir kasımpatı kokuyor. Ruhumun bedenimden kaçışının 15. Günü. Saç tellerimden örgüler yapıyorum. İki ters bir düz. Saçlarım tel örgülerde. Veledi zina beklemekte kağıttan gemilerin yanaşmasını. Elinde siyah bir kalem. Dilinde mırıldanmaya çalıştığı bir kaç dua hem de İspanyolca. İki farklı dilin ortak bir son da buluşması gibi manzaram. Niyetin bir önemi yok. Arta kalanlarımı terk etmekte tekir. Bir ilaç prospektüsünün yan etkisine eş değer yazdıklarım. O yüzdendir suya bırakmalarım, ulaşılmayacak yerde saklamalarım. Su sıcaklığının oda sıcaklığına yakın olduğu saat dilimi. Veledi zina kavuşuyor gemisine. Bozuyor bütün origamileri. Her şey açık açık yazılmış. Hem de küçücük bir gemiye. Yazılanların dili aynı olmasada ortak bir son olan bedende buluşuyoruz. Bedenlerimizi kaybettiğimizin 15. Günü. Elimizde siyah bir kalem, çehremiz kirli bir kasımpatı.
Dörtlük…
Keşke bir çınar ağacının gölgesi olarak doğsaydım. Üç beş karınca dolaşsaydı üzerimde, her birinde bayat ekmek kırıntıları her birinde ayrı bir telaşe. Belki yolum kalabalık olmazdı ama sene de bir kez de olsa gizlice öpüşmeye çalışan aşıkları saklasaydım kalabalıklardan, kalpleri yaprakları düşürseydi. Keşke tek ayağı aksak bir masa olarak doğsaydım. Kışlarım soğuk ve karlı yazlarım sevdalı olsaydı. Üstüme eşelenmiş bir kaç silik şiir bir kaç göz yaşı kalsaydı. Sonra bir kar yağsaydı da kapasaydı bütün yaşanmışlıkları, bütün kafiyesiz dizeleri. Keşke üç ayaklı mavi bir saksıda kaktüs olarak doğsaydım. Su istemeye yüzüm olmasaydı da zor da olsa hayatta kalsaydım. Sevilmediği için çirkin kalan, dikenleri kendine batmayan. Keşke bir delinin sakladığı hatıra defteri olsaydım. Deli olmadığını yazsaydı bana, yalancı aşıklarından söz etseydi, biraz Ferdi mırıldansaydı. Keşke hiç yazmadığım bir dörtlük olarak doğsaydım. Heybeme kazınsaydı yazdıklarım…
Sen dörtlük seversin
Bana bir kelime de yeter
Sen dörtlük seversin de
Okuması ölümden beter…
Vasiyet…
Her şeyi bir nefeste anlatmak isterdim, gökte süzülen kırlangıca, okyanusun ortasında yüzen mürekkep balığına. Bir doğum sancısıydı sözlerim, tek nefeste de başaramazdım. Ama her şeyi göstermek istedim, hafızasında canlansın diye betimlemelerim nefesimi yettiremedim. Gecekonduydu naçizane bedenim, her seçimde başa getirdiklerimin yıkım kararlarıydım. Ah benim güzel Allah’ım burda da görünemedim. Bak şimdi istediğin gibiyim, yazarak susanınım. Keşke şimdi bir tren geçse yazımın en orta kısmından, duyulmasa hıçkırığım. İyisi mi sen beni müsait bir yerde indir sevgilim. Üzülmesin gözlerin. Oysa seni bir bayram arifesi gibi karşılardı dizelerim… Dedim ya her şeyi bir nefeste anlatmak isterdim. Yoksulluğumu, hüznümü, sevincimi, çocukluğumu. Geri de gidemeyiz ki şimdi, tek gidişlik seferlerim. Gökkuşağımı yıkadım az önce, kışlıkların arasına koydum. Hurcumun içinde ki eskimeye yüz tutmuş naftalin kokusu hecelerim. Beni bir ben bilirim, bir de sen! Değil mi Allah’ım… Uçurtmalar bıraktım gri gökyüzüme, kırmızısından beyazına, sarısından lacivertine. Olmadı gri yerlerimi silemedim. Devrik cümlelerin efendisi olmaktan başka bir şey beceremedi ellerim. Oysa çiçekler açtırmak isterdim her evin ucu açık balkonlarına. Yıldızlarla süslemek isterdim bütün pencere kenarlarını. Mor uğur böcekleri bırakmak isterdim her evin kırışmış bütün yastıklarına. Ah benim güzel dostlarım, ağır gelmesin size bedenim ceketimi alın yeter gerisini ben hallederim. Tedavülden kaldırılsın ismim. Tekdüze sohbetler de gelmesin yüzüm gözünüzün önüne. Mutlu bir kahvaltı sofrasında hatırlansın kötü esprilerim. Ama yine gülünmesin, sakın ha torpil geçilmesin. Dedim ya her şeyi anlatmak isterdim tek nefeste. Ne yazık ki bir nefes kalmıştı onu da ruhuma üfledim…
Katil…
Bir adliye koridorunda bıraktım, başımdan aşağı dökülen lal gecelerimi. Kollarım da sevdiklerinin izi kalmış jandarma erleri. Ne ile suçlandığımı soramamanın hemen ertesi günüydü. Gözlerimin kırmızılığından korkan insanlar topluluğu. Bilemezlerdi ki yeni yazdığım sayfayı yıkamıştım yaşlarımla, sayfalarımın katiliydim aslında. Tıknaz, çelimsiz bir mübaşirin ağzına hiç yakışmamıştı adım. İçeri götürdüler beni, hem de bir başıma. Sanık mıyım Tanık mı diyemedim. Herkes otururken ayakta bıraktılar beni. Nefeslenseydim biraz iyi gelirdi belkide. Çok uzun sürmedi karar vermeleri, onlar sordu ben sustum. Ben sustum, katip yazdı… Son kalan insanlardan uzaklaşmaktaydı bedenim. Daha geçen sabah buluttan çiçekler ekmiştim sarı lalelerin hemen yanına. Onlar kahvaltıma eşlik edeceklerdi ben ise güneşi batıracaktım balkonumun korkuluklarına. Şimdi parmaklıklardan oluşan bir odadayım. Ne bulutlarımı alabildim ne de sulayabildim laleleri. Çentiklerle boyanmış duvarlarda aradım cümlelerimi. Bilemedim yutkunduğum yerde olduklarını. Yağmurlar beni ayıplamasın diye, ağlamadım. Kiralık gölgeler edindim kendime, bazen beni, bazen seni, bazen bizi anlattım. Her şeyden yarım, hepsinden biraz eksik. Kiralıktılar, onlarda gittiler. Kalemim olsaydı eğer yeni bir alfabe oluştururdum, yutkunduklarım kırılırdı. Neyse ki kalemim yok, yine kimseyi kıramadım.
Melal…
Beni birinin görmesi gerek. Aslında bir güneşin yansımasından oluştuğumu, cebimde birikmiş yalnız kalan ıslıklarımı kendimle paylaştığımı… Beni birinin hatırlaması gerek. En karanlık gecelerde soğuğa bırakılmış derisi kopuk tenimi, bir tutam kalan ruhumun nasıl kırıldığını… Beni birinin anlaması gerek. Jönü olmadığım bu hayatta ezberi olmayan rolü neden oynadığımı, henüz çiçeği açmamış caddelerde neden yolların kesiştiğini… Bana birinin dokunması gerek. Dik duran omuzlarımın ardında bir yıkıntı olduğunu, ağlamanın dili, dini, ırkı olmadığını… Bana birinin sorması gerek. Binlerce kelimeden oluşan sarı sayfalarımda neden sustuğumu, yüzümde oluşan çatlaklarda kimlerin izi olduğunu… Bana birinin sarılması gerek. Kendime sarılmaktan yorulduğumu, aynalarda ki suretlerde teselli aradığımı, avuç içi kadar bir kalbin nasıl acıttığını…
Tecerrüt…
Merhaba Sevgili. Merak ediyorsundur şimdi neredeyim ne yapmaktayım. Gösteremem sana olduğum yeri, kolları kıvrık giydiğim kirli gömleğimi, ucu aşınmış siyah gibi duran kahverengi botlarımı. Ama bil ki yağmur yağmakta olduğum yere. Her bir damla bir melodi oluşturmakta. Gözümün önünden sadece sesini duyabildiğim bir balıkçı teknesi geçmekte. Kim bilir intihara meyilli kaç balık takılacak oltasına. İntiharlarını ya da sebeplerini bile hatırlayamayacak olmaları ne üzücü değil mi? Misina ucuna bağlı hayatlar. Evet çoğalttım sigarayı. Gerçi bu yağmur zorluyor içmemi, her üç dumanda bir yeniden yakmak zorunda kalıyorum. O da senin gibi inatçı. Burada olmalıydın şimdi. Baktığım yerlerde gezdirmeliydin gözlerini. Bende ki seni görmeliydin. Sahi sen nasılsın? Alışabildin mi sessizliğe, bastığım yerler hala sıcak mı? Üzülme sakın, müsade de etme. Duyuyor musun? Bir martı adını seslenmekte. Oysa senden daha bahsetmedim bile. Biliyorum hala içiyor musun diye sayıklıyorsundur şimdi. Beyaz leblebilerim hep cebimde. Her gülüşün aklıma geldiğinde tek tek cebimden eksilmekte. Gitmeliyim şimdi, kulağımda Tanju abinin Kadınımı çalarken gitmeliyim. Şimdilik Hoşça Kal Sevgili, Bir balık sırasını vermezse yine gelirim…
