Sen yalnızlığın sesini bilir misin?
Henüz konuşmaya ikna edilememiş geceler
Dilsiz gün batımları
Açık görüş günlerinde ifadesiz bulutlar
Sakin görünümlü kıvrımlar
Ve yapay bir beden
İyisimi ıslık çalan kırlangıçlara sor sen bizi
Eğer müsaitlerse
Getirsinler karşı kıyıdan ikimizi
Bir bir sussunlar
Ya da ikimizin yerine konuşsunlar
Bir küçük söğüt ağacı sarkıtsınlar omuzlarımızdan
Ellerimizde salıncaklar
Saklasınlar bizi
Dinsel ayinler yapsınlar etrafımızda
Büyüler, nazar boncukları
Veyahut tütsüler gezdirsinler
Ritüeller eşliğinde
Bozamasınlar sessizliğimizi
Kök salalım içinde bulunduğumuz sazlıklara
Acemi balıklar çaladursun
Martılar raks etsin ayak ucumuzda
Işığı yapraklar arasında görünen
Yakamozlar salıncağımızda
Sende duyuyorsun değil mi
İkimiz yalnızlığın sesi
Çaldıkları ezgisi...
Yazar: mrfrkydn
Üç Küçük Maymun…
Bir görsen beni
Nasıl da koşturuyorum sayfalar arasında
Terli sırtıma havlular serpiştirilmiş
Buz gibi sular içilmiş
Hem de kana kana
Elbette görmedin...
Bir duysan beni
Nasıl da şarkılar söylüyorum ıslık tarlalarında
Elimde kırık bir tarak
Karşımda dev gibi kocaman bir ayna
Gökyüzümde masmaviydi oysa
Bi sen duymadın...
Bir gülsen bana
Nasıl da hikayeler anlatıyorum tanımadığım yüz parçalarına
Dudaklarımda onlarca hayal
Ceplerimde bir avuç dolusu yalan
Her şey toz pembeydi de
Ne yazık Sen bilmedin...
O yüzden sorma şimdi bana ben nereliyim
Göğüs kafesindeki kuşları özgür
Sokakları mayhoş
Şiirler ülkesindenim
Aralama sayfalarımı boşver
Her an üç noktalarımdan düşebilirim
Demem o ki sayfalarıma göz devirenim
Ülke benim
Toprak benim
Gökyüzü benim
Yağmur benim
Güneş benim
Gündüz benim
Gecen benim
Rakım; yazıyla yetmişlik
Nüfus; rakamla 1
Tavşana Niyet Bana Kısmet…
2 Yol sunuldu çocuğa
Çıkmazı seçti
Polisler, devriyeler, serseriler
Evvel zaman içindeydi
Gündüzler geçti semasından
Geceler aktı gitti
Yağmurlar, karlar ve şahsına münhasır bazı rüzgarlar
2 Yol sunuldu çocuğa
Bir çıkmazın içindeyken
Dağınık bıraktığı koltuğunda
Her şey yerli yerindeyken
Yapraklar düştü takvimlerinden
Gölgeler, saatler, hicri ve miladiler
2 Yol sunuldu çocuğa
Çıkamadı işin içinden
Kapalı kapılar ardında süvariler peşindeyken
Karşı yakalılar, beyaz yakalılar
Onlarda yakalayamadılar
Atlı karıncaya bindi çocuk
Döndü durdu olduğu yerde
Siyah yeleli atlar
Bir de asker karıncalar
2 Yol sunuldu çocuğa
Birine rakı koydu
Diğerine buz
Kapandı lunaparkın ışıkları
Yıldızlar kaydı etrafından
Ayın yüzü karanlık
Atlar ahırına
Karıncalar nasibine
Rüzgarlar saçlarıma...
Bir Hıdırellez Arifesi…
Sabahın ilk ışıklarında öpesim geldi seni
Ama gülüşünden
Ama nefesinden
Çerçevesiz duvarlarımdan sen geçiyorsun
Halıya seni işlemişler
Bakmaya doyamıyor
Sana kıyamıyorum
Yaprakları sararmaya yakın çiçeklerime sen veriyorum sonra
Yüzü gülüyor gariplerin
Dallarında küçük küçük filizler.
Seni öpesim geliyor yine
Öğlen güneşi perdeye değdiğinde
Ama sesinden
Ama renginden
Islak ayak izlerin geçiyor parke taşlarımdan
Fincanlarımda küçük parmak izlerin
Sesini duyuyor
İçimi çekiyorum
Havasız kalan basık odama anlatıyorum seni
Ahşap mavi bir pencere beliriyor beyazlarında
Önünde bir çift kumru
Etrafında salkım sümbüller.
Seni öpesim geliyor tekrardan
İkindinin turuncusunda
Ama ince bileklerinden
Ama nakış gözlerinden
Manzarasız balkonumda gölgen beliriyor
Sıcak nefesinin buğusu camlarımda
Ruhunu hissediyor
Kendimden geçiyorum
Gökyüzüne anlatıyorum seni
Renk renk binlerce uçurtmalar kaplıyor mavilerimi
Kuyruğunda saç tellerin, kokun yeryüzünde.
Seni öpesim gitmiyor
Gecenin kurşun gibi dizelerinde
Ama omuz çukurundan
Ama ıslak dudaklarından
Yüzümde seni hissediyorum
Saçlarımdan geçiyor ellerin
Seni özlüyor
Sen yokken de sevebiliyorum
Yıldızları sönük karanlığıma anlatıyorum seni
Dolunay vuruyor yakamozlarıma
Gündüzümü geceme karıştırıyor
Sabahıma seni içiyorum.
Nöbetçi Martılar…
Her bir denize nöbetçi martılar bıraksınlar
Geceden gündüze haber getirsinler senden
Saçlarından mesela, tek tek tüm tellerinden
Gün batımına denk gelsin ismin
Uçuştursunlar gözlerimden
Fısır fısır fısıldasınlar kulaklarıma
Kahkahalarında seni biriktirsinler
Bir tüy sarkıtsınlar pencerene
Çizilsin çehren
Kaleme alınsın en sevdiğim ince zarif ellerin
Vardiya değişimlerine denk gelsin dudakların
Öpüp de sussam seni
Tutulsun bu ay
Bu gök
Bu deniz
Sarıp da uyusam seni
Bir kaç dize göndersem gagalarında
Islak ıslak anlatsalar seni
Her bir metrekareme seni bıraksınlar
Kirpiklerin değse gözlerime
Utansa yanaklarım
Dursa zaman
Dursa dünya
Dursun bu tüm canlılar
Yıllarca içime çeksem seni
Her bir denize nöbetçi martılar bıraksınlar
Ucundan bucağına bahsetseler benden
Dizelerimde duyulan sesimden mesela
Siyah sayfalarıma düşen beyaza çalmış saç tellerimden
Denize nazır duran bankta ki sağ yerimden
Birazda kalemi titreten ellerimden...
Düşkün…
Düşümde gördüm seni
Mitolojik bir savaşın eşiğindeydik
Üstümüzden oluk oluk filler uçuyordu
Şahmaranlar, unicornlar, medusalar, kentaurlar
Kuru dallarla bezeli binlerce ağacın ortasındaydık
Bir açmaya yüz tutmuş yediveren
Bir sana meyletmiş aptal aşık
Gri yağmur damlaları süzülüyordu omuzlarından
Karıncaların ellerinde şarap şişeleri
Biz mi kuracaktık bu yeni dünyayı
Peki ya nereden başlayacaktık
Ayyaş karıncalardan mı
Ayakları yerden kesilmiş fillerden mi
Sırtımız bir ağacın gövdesinde
Elimizde bir diş ısırılmış elma
Kalakaldık
Hem de savunmasız
Bir o kadar da silahsız
Yağmur damlası hala süzülmekte
Ya da benden önce sevişmekte teninle
Şimşekler mızrak gibi vurmakta henüz ikiye bölünmemiş denizi
Kağıttan gemiler yanmakta
Kara bulutlardan bir siluet belirdi sonra
"Ben savaş tanrısı Ares" dedi
"Babanı da sevmezdim" dedim
Silahsızız yapacak bir şey yok diyerek
Uzandım ıslak dudaklarına
Son kez öptüm seni
Yeşerdi tüm kuru dallar
Filler serpildi yerlere
Karıncalarda sevinç naraları
Kara bulutlar Aresin peşinden gitmekte
Meğer nemli dudaklarınmış hayat dediğin
Meğer bir küçük busenmiş tüm cephanem
Tadın damağımda uyandım sonra
Hava hala yağmurlu
Kapattım bende gözlerimi
Düşümde kaldım
Kapattım gözlerimi
Düşkünlüğüme ver...
Hüma Kuşu…
Bir fotoğrafın yasını tuttum
Geçen sabaha karşı
Ama size nasıl anlatsam
Henüz bir fikrim yok.
Topraklar bıraktık
Dualar attık üstüne
Karacaların kirpikleri ıslandı
Kırık bir turna geçti üzerinden
Okuması da yapıldı
Yedisinde de göndeririz nasipse
Kırkında uçar mı bilinmez.
Öyküsü yazıldı okunmamak üzere bir fotoğrafın
Hasbelkader birinin eline geçmesin diye
Fotoğrafının yanına koydum
Bir küçük çam ağacı filizlendi başucunda
Renk renk çaputlar bağladım dallarına
Mart ayında cırcır böcekleri ötüştüler
Ağıtlar mı yaktılar
Yoksa şiirlerimi mi
Bilemem
Hüma kuşunun gölgesi düştü
Duaların üstüne
Huzura ermiştir dediler
Bir kaç yediverenler bir de deliler
Uzandım bende boylu boyunca yanına
Kulağına fısıldadım en sevdiğin türküleri
Sen üzülme diye kalbinden öptüm bu satırları.
Ama bir fotoğrafın yasını tuttum geçen sabaha karşı
Tutulacak onca dilek varken...
Karışık Kaset…
Sis perdelerimi kaldırdım pencerelerimden
Yeni bir gökyüzü
Yeni bir gün
Barış abinin de dediği gibi
"Merhaba"
Gündelikçi tuttum kendime
Silsin tüm yazdıklarımı
Tükenmemiş bir kalem
Yakamı bırakmayan sarı yapraklarım
Nazan ablanın da dediği gibi
"Nasılsın"
Kaldırdım ortakçıları dualarımdan
Aracısız kelimeler
Komisyonsuz bir iki cümle
Sezen abla da sormuştu oysa
Sende "Beni sorarsan"
Hurçtan çıkardım eskilerimi
Ütüsü bozulmamış bir pantolon
Naftalin kokusu sinmiş bir gömlek
Yüzüm güneşe döndüğünde
Şebnem seslendi ardımdan
"Hoşça Kal"...
Kayra…
“Martılar, kediler ve biraz da karabataklar serpiştirilmiş saydam yeryüzüne. Karşı kıyının ağaçları bembeyaz karlar vermişler gökyüzüne. Dört tekerliler, iki ayaklılar ve bitkin karşı kıyının bankları.” Böyle başlamıştı sözlerine bu yakanın iki yakası bir araya gelmeyen çocuğu. Bir duman örtüsü serdi ayaklarıma. Küçük bir sigara ve iki şişe şarap şişesi eşlik etti bütün resme. “Bir adanın limanıyız biz” dedi. Ne kadar da güzel söyledi. Issız bir ada, ıssız iki adam. Biri yalan biri gerçek. Biri yanlış biri doğru. İki yanlış daha lazımdı doğruyu öldürmem için. Öyle öğretmemişler miydi okul sıralarında? Yoksa ben mi öyle anlamak istemiştim. Bekledim, dinledim… Bir kaç duman bir kaç yudum. İs kokan koyu bir sessizlik. “Düsturumuzmuş kalmak. Uğrayanlar değil yosunlarmış tutan ellerimizi.” Haklıydı ve ikinci yanlışıydı. Sonra karşı kıyının meyveleri eridi gökyüzünde. Birimizin şarabı bitti. Aç kedilerde sevilme umutlarını kaybettiler. Martılar da çapalarını alıp gittiler. Dört nala siyah bir at çıkageldi hayalimizin orta yerinden. Bu yakanın iki yakası bir araya gelmeyen çocuğun yanında durdu. Yüzü koyu bir haykırış, sakin bir çığlık. Üçüncü yanlışa müsade etmedik hiçbirimiz . Son şişenin bitmesine yakın uzattı yarım kalmış sigarayı yarım kalanına. Son bir duman son bir yudum . Derdi dağları aştı o siyah at. Üstünde gerçeği. Uzaklara karıştılar, yalanı bıraktılar. Bir saydam yeryüzü, bir bitkin banklar.
Hicran Sokağında Bir Kızılderili…
Hicran sokağı sakiniyim ben
Yokuşundan misketler sarkıtan
Banklarında şiirlerim kazınan
Uzun zamandır gitmediğim
Çiçeğine, böceğine yetmediğim
Yoksun kalmışlar benden, duydum
Yoksul bırakmışlar caddelerimi
Ne ağacına yaslanan
Ne salıncağın da sallanan
Senin yüzünden diyeceğimde
Her neyse...
Kalbi kırıkmış aşıklar parkının
Talebesiz kalmış söğüt dipleri
Boy vermemiş yasemenler
Özlediyseler demek ki
Gitmedi ayaklarım
Yalanlar, savaşlar, yaralar
Yaralardı kaldırım taşlarımı
Bende çekildim bir köşeye
Bıraktım çatık kaşlarımı
Ahhh sen diyeceğimde
Her neyse...
Nihayetsiz bir aşka çıkacak adım
Bankta ki şiirler de kaldı tadım
Bu geceyi de sana yazdım
Kaç günü batırdık da sen gelmedin Kadın
Şimdi bir kızılderili ateş yakarda
O küçük burnunda ben tüterim
Hicran sokağı bekleye dursun
İstersen sen de gelme olsun
Ben hep bildiğin gibi
Ben her gece olduğu gibi
Son kalp atımımda olsa
Seni en çok ben severim...
