Merhaba Tanrım.
Bugün sana Ömer Hayyam'ın 27 nolu rubaisinden sesleniyorum.
Az biraz benzesek de bir Ömer Hayyam değilim bunu da kabul ediyorum.
Hiç dökmedim merak etme ne içimi ne de bardaktakini.
Dökülmesin diye içtim bütün yazdıklarımı, bütün yazdıklarını.
Sonra bir tırtıl yazmışsın yoluma bucağıma, senden geldi diye besledim.
Vesile bildim kendimi kalktım da gönlümü eyledim.
Senin çiçek olsun diye gönderdiğin yapraklarımı sundum önüne.
Goncalarımı feda ettim onun kısacık ömrüne.
Uzundu kirpikleri koza yettiremedim.
Seyrettim durdum kabuğunu kimselere elletmedim.
Güneş vurdu durdu tenine.
Uzakta durdum da kalkıp gölge etmedim.
Bitti yapraklarım açtı kanatlarını.
Kurumuş tüm dallarım uçtu kanatlarını.
Ağaçlarla tanıştı da
Üstüme konduramadım.
Hoşça kal şimdi Tanrım.
Bugün sana Ömer Hayyam'ın 11 nolu rubaisi ile veda ediyorum.
ve bir Ömer Hayyam değilim bunu da kabul ediyorum.
Sahibi olduğun bu gökyüzünde
Bilmezler ki artık seninle seyrediyorum...
Yazar: mrfrkydn
Ben, Keyfim Ve Kahyam…
Merhaba sevgili karalama günlükleri müdavimleri. Bugün hastaneden kaçışımızın ikinci günü. An itibari ile saat 03:21’i göstermekte ve biz rutubetli bir gecenin ortasında denize sürmekteyiz yelkenlilerimizi ve evet biz üç kişiyiz yine, ben, keyfim ve kahyam. sonuçta yüzyıllık yalnızlık benimkisi, bin yıllık bir öykü ve milattan kalma bir yazar. Belki de siz bu yazıyı okurken, öğlen vaktinin kavurucu sıcak saatlerinde elinizde saçma bir kahve kupası eşliğinde, belki bir göl karşısında belki de ofislerinizde bu anlamsız, kifayetsiz ve sonucu olmayan ulusa seslenişi okuyacaksınız. Ben ise sizin okuduğunuz o herhangi saat diliminde bir harnup ağacının altında, çimene yüz vermiş çıplak ayaklarımın değdiği ot tanelerine elimde ki bira eşliğinde, gece kremini sürmeyi unutmuş dolunaya karşı, bir erkeğin yaradılışından bahsediyor olacağım. Elma eğer ki ısırılmamış olsaydı belki burada da buluşamayacaktık sizinle. Neden ısırılmıştı? Neden acıyı seçmişti bir adam. Acıyı mı seviyorduk sahiden ya da aşkın kendisi olmayı biz mi seçmiştik? Peki ya hikaye nasıl gelişmişti? Adam” Bir parça kırıntım kalmıştı oysa sevgilim. Öyle bir geldin ki bana tüm kırıntılar sıcak somun ekmeğe büründü. Hiç üşenmedin bölüştün, ağzında ki poğaçayla ne de güzel gülmüştün. Hoş buldum demenin beden bulmuş haliydi. Resmedemedim sevgilim özür dilerim. Ama öyle güzel geldin ki sen bana. Köklerim filizlendi, can suyu oldun soluk kalmış ruhuma. Ben geldim diye çırpındı o küçük ellerin. Onları da resmedemedim sevgilim beni affet. Ama sen öyle masum geldin ki bana. Aslında dünyaya gelmemin bir sebebi olduğunu gösterdin. Hiç kıpırdamadan anlattı o sevdiğim gözlerin. Lanet olsun ki onları da resmedemedim sana yalvarırım affet beni sevgilim. Sana hiç teşekkür edemedim biliyorum. Bana geldiğin için, bana herşeyi hatırlattığın için, bana can verdiğin için, beni sevdiğin için, beni sana kabul ettiğin için, ellerimi boş çevirmediğin için, yüreğimi sana vermeme müsade ettiğin için binlerce kez teşekkür ederim sevgilim.” -Kadın “Hoşçakal”… Bir erkek binlerce kelime tüketip aşkını yine de anlatamasa da bir kadın tek bir kelime ile acı ile tanıştırabilirdi karşısındakini. Yani elmayı bir erkek ısırır, cennetten herkes kovulur. Belki sevdiği kadına bir hediye vermekti amacı belki de acıkmıştı sevdiği bilinmez. Bilinen tek şey şu anda kanatlarımızın bir kadın için kırıldığı. Peki burda harnup ağacının suçu ne? Ne diye konuyu açıp 3’ten 2’ye düşüp keyfimizi kaçırdık. Oysa aşk güzel şeydi. Acısı, tatlısı, yalnızlığı anlamsızlığı, aptallığı, gidişleri, gidemeyişleri… Bir kadın yalnız ölmeyebilir ama bir erkek yalnız ölmek için yaratılmıştı ve burda dediğim gibi harnup ağacının suçu yoktu. Kahyam bir bira daha getirmek istese de hastaneden kaçışımın ikinci gününde, aldandı kremini sürmeyi unutmuş dolunaya peşinden gitmişti. Yine ben kalmıştım otumla, çimenimle ve yine ben kalmıştım elimde ucu yenmiş bir kalemle. Ve sen sevgili karalama günlükleri müdavimi benimle aynı fikirde olmamakla beraber bu yazının ortasında bulabilirdin kendini ama yine de benim umurumda olmayabilirdi. Bana katılmak istiyorsan eğer kahyamı getir, sizinle beraber belki keyfimde gelebilir.
Salı Pazarı…
Bir salı pazarına saklandı bütün kelimelerim. Kahverengi bir kese kağıdında biriktirdiğim bir kaç özne bir kaç yüklem. Gölgeler koklayarak seçerken meyve sebzelerini, benim harflerim nergis kokuyordu. Mutluluktan bahsedeceklerdi oysa ama bir salı pazarında saklandı bütün kelimelerim. Ürkek, şaşkın ve buruktu çizgileri. Bir gölge çarptı omuzuma, saçıldılar yerlere. Kimileri tezgah altında kaldı, kimileri ayaklar altında can verdi. Bir salı sabahı tezgah altlarında kalanlarda pazarı göremediler. Şimdi nesnelerden dökülen koca bir damla gözyaşıyım ben. Renksiz, ruhsuz, tatsız. Geceler geçti üstümden, üstünden, üstümüzden ve sonra bir kitap cini geldi yanıma. Elinde kilitli bir sandık. Arta kalan kelimelerimi saçlarımla beraber sakladım içinde. Artık bütün harfler saçlarım, bütün hikayelerim ben kokacak. Anlatanlar ıslanacak, okuyanlar susacak..
Faili Meçhul Dizeler…
Yakalasın polisler beni. Faili meçhul bir sevdanın zanlısıyım ben. Üstüne üstlük sırra kadem basmış yazılarım var benim. Duvarlarınız da boya izlerim. Daha neyi bekliyorsunuz tutuklasanıza beni. Kanıt mı istiyorsunuz? Bakın hemen şurada duran kalemin üstünde parmak izlerim, bulamadığınız aşklardır size gösterebileceklerim. Devriyeler gezsin bütün sokaklarımda, arayıp bulsunlar beni. Zaten kime sorsalar gösterirler, martılı pencerelerin sahibiyim ben. Ihlamur sokak no-88, bahçemde ki solmuş hanımellerimin sebebiyim ben. Alın gezdirin beni şehirlerinizde, ibreti alem olsun son dizelerim, yüzümden dereler geçen ince küçük çizgilerim. Nöbetçi mahkemeler kurulsun adıma. Hakimi, savcısı, avukatı, bir iki de bürokratı. Yaz şimdi zabıt katibi yaz titremesin ellerin. Faili meçhul aşkların maktulüyüm ben…
Sonsuzluk Galası…
Düşünme kaybolursun. Kıyısına vurur sevdaların, ikiye bölünür saatlerin. Bir bakmışsın bir rüzgar geçmiş, zaman geçmiş, içinde kısılmış sesim. Düşümde kaybolursun. Sokağından göçüp gider baharın habercileri, gökyüzünde kelimelerimin izleri. Bir bakmışsın bir deli yağmur yağar avuçlarına, çok uzaklarda kısık kalmış gözlerim. Gülüşümde kaybolursun. Belki sen “bugün yine doludizgin, tarifsiz ve çerçevesizsindir.” Kime aşıksın bilemem ama yine de ne mutlu bana. Kim bilir belki yeniden doğar, yeniden koşarım sokaklarında. Belki yarın belki de yeniden karşılaşınca ve hatta belki burda belki de başka bir dünyada…
Bir Güvercinin Son Akşam Yemeği…
Bir akşamüstü alaca bir güvercin kondu penceremin kenarına. Uzunca süren pazarlığın ardından, bir avuç ekmek kırıntısına ikna ettim posta güvercini olmasını. Hikaye bu ya dilimizi de biliyordu. Keyfini çıkara çıkara meylederken ekmek kırıntılarına, ben ise adresini kazıyordum tüyü seyrek kanatlarına. Dar sokaklarını, önü caddeye, arkası mahalleye diye anlatıyordum bir bir. Defalarca geçtik planın üstünden. Az da olsa kelimelerimi karaladım küçük bir kağıt parçasına. Bir kaçını birleştirdiğinde beni, geneline baktığında seni çok özlediğimi görecektin. Zor da olsa bağladım sağ ayağına, mürekkebi siyah, kurdelesi kırmızı olan küçük kağıt parçasını. Gitmeden önce kaç kez tembihledim yangın merdiveninden sana gelmesini. Yoksa ne hacet seni görebilmesi. İki ay geçti güvercinden bir haber yok. Mahallenin serseri kedilerimi kestiler yollarını ya da alt komşuya mı bıraktı hepi topu üç beş kelimeyi. Ah benim alaca güvercinim yoksa seni de mi aşık etti kendine? Söylemedim sana dokuz canımı ona feda ettiğimi. Bilseydin eğer bakmazdın gözlerine. Şimdi benim kalbim, senin kanadın kırık…
Müzayede…
Senin eserinim ben. Halka açık bir müzayede de sergilenen. Üstelik parça parça satıyorlar bedenimi. Ellerim ayrı, gözlerim ayrı. Bir nevi organ bağışı gibi değil mi? Ayaklarımı 3 kutu deterjan karşılığında satın aldı bir apartman görevlisi. Yorulmuş ayakları merdivenleri inip çıkmaktan. Bilmiyor ki başka bir bedende de olsa sana geleceklerini. 2 Renkli fincan karşılığında satın aldı ellerimi zabıt katibi. Ah benim bezgin katibim, her mahkeme de bizden bahsedeceksin bilmiyorsun ki. Mahallenin görme engelli abisi bir çift terlik karşılığında satın aldı gözlerimi. Bundan sonra ki hayatında tek göreceği şeyin sen olacağını nereden bilebilirdi ki. Beni mutlu eden tek şey ise ortalama hayatının henüz ilk çeyreğinde olan bir kızın dudaklarımı satın almasıydı. Mahallenin abisi ile birlikte zabıt katibinin yazdıklarını çalıp, apartman görevlisini takip edeceklermiş. Satın aldığı dudaklarımın hakkını verip beni sana anlatacaklarmış. Görüyorsun işte senin eserinim ben. Uzuvları farklı hikayelerde olan ama sonu hep sana çıkan…
SokakÇocuğu…
Yolları dar, üstü başı kirli bir sokak evlat edindi çocuğu. Ahmakça yağan yağmur damlaları vuruyordu yüzüne. İçeride sarı ışıkları bulunan, çocukların top koşturduğu, aile bireylerinin çay kaşıklarını savurduğu o gösterişsiz evlerin çatısının altında saklanabildi yağmur damlalarından. Sokak tüm çatıları armağan etti. Korkmaması için yandı tüm sokak lambaları. Yorgun düşen bedenini bir banka bıraktı. Düşledi çocuk. Hiç tanımadığı annesi, İlk hayal kırıklığı, ilk aldatanı ve ilk terk edeniydi. Öyleyse sokak güzeldi. Üşümesin diye söğüt ağaçları kavradı çevresini. Ne bir rüzgar ne bir soğuk. Pazar artıkları, manav tezgahları, bayat ekmekler, sigara izmaritleri, kırmızı ışıklar. Sokağın tek mirasçısı. Denizlerin sahibi, gökyüzünün kardeşi, ağaçların ise büyümeyen tek çocuğu. Bir kedi eşliğinde düşledi çocuk. Sarı ışıklı gösterişsiz evleri. İlk vazgeçişti, ilk pes etmesi, ilk isyanı. Sessiz bir gün batımında uyudu çocuk. Zaten ses etkilemezdi onu ve bu onun kendince sihirli gücüydü. Her ses yeni bir düş, her ses yeni bir umut. Günler geçti, aylar geçti, yıllar geçti kirli ellerinin üzerinden. 40 Yıl sonra yalancı bir gün doğumunda uyandırıldı çocuk. Evler büyümüş, pazarcılar gitmiş, manavları kapanmıştı bir bir. Sayfalarca biriktirdiği ilk cümlelerini anlattı yalancı güneşin altında. Heyecandan terlemiş elleri, temizledi avuç içlerini. Ama çok uzun sürmedi karanlığın onu tekrar ele geçirmesi. Ağaçlar onu merak etmiş, gökyüzü kızmış, çok sevdiği denizleri ise ona küsmüştü. Kapadı gözlerini çocuk. Düşledi… Allah, Tanrı, Rab, Yaratan… İlk gelişi, ilk teslimiyet, ilk sorgu… Bir ses geldi ince uzun bir koridorun kıyısından “Ağlıyor musunuz”. 40’lı Yaşlarda olan, yarasının nerede olduğunu bilmeyen bir çocuğa sorulmayacak bir soruydu. Düşünün ortasında son kez açtı gözlerini çocuk ve boşluğa cevap verdi. “Acıyor…” Kapadı gözlerini sokak çocuğu. Düşlemeyi bıraktı…
Yedi…
Derin bir boşluğu var bu dünyanın. Serin bir rüzgarı var gecemi üşüten. Kat kat battaniye de atsam karanlığıma, ısınmıyor ellerim. Gizli bir kapısı var bir yerlerde. Henüz keşfedilmemiş. Ne bir yelkenli girebilmiş içeri ne de bir uçurtma bırakmış kendini. Hangi zili çalsam kimse karşılamıyor beni. Sessizliğe sahipmiş belli başlı yerleri. Kendi kendine büyüyen yasemenler, usulca yeşeren otlar, utanınca kızaran çiçeklere hakimmiş bitki örtüsü. Adresi dilimin ucunda da hiçbir yolcu götürmedi bir türlü beni. Rivayete göre yedi katmanı varmış bu dünyanın ve son kata eli kalem tutan bir adam inmiş. Bu yedi katmanı, yedi ayda toplam yedi adımla çıkarsa eğer tuttuğu kalem sihirli bir asaya dönüşecekmiş. İkiye bölemese de denizleri, sarıya boyayacakmış gökyüzünü. Mevsimler hep bahar, sokaklar hep çiçek…
Kadeh…
Tabak getirin bana azıcık kırıp dökeyim. Biraz ud çalsın kulaklarımda, az oynasın kızancıklar. Okuyanlar alkış tutsun burada yazılanlara. 2. Kadehi bir sokak çocuğum getirsin. Cebine doldurayım tüm bayram şekerlerini. 3. Kadehim geçsin elimin dibinden, Efe görsün Yunan kardeşlerim. 4. Kadehimde belirsin bütün dostlarım, “Yalnız içen yalnız ölür” desinler “bizsiz he” diyip yüzüme tükürsünler. Az biraz kavun tadı belirsin dudaklarımda. Yükselsin bütün oranlar. 5. Kadeh karanlıkta gelsin, seçemeyeyim Fedon’un nereden çıkacağını. Sigaranın tadını anlattırmayın bana ruhunu sevdiklerim. Kamu spotuyum ben. 6. Kadehi merak ediyorsunuz değil mi? Mikrofon elimde. Dilimde “Bir kızıl goncaya benzer dudağın.” 7. Kadehim de sen geldin yanıma ey sevgili. Öyle uzun uzun sustuk ki tüm buzları eridi şehrin. 8. Kadeh geldi sonra ama sen hala gitmedin. 9. Kadeh oldu biz hala suskun., Yüzüne dokunur gibiyim. Kaç kadeh oturduk bilmiyorum. Son kadehte belirdi Çağrı’m. “Seviyorum seni abi” dedi. Güldük hepimiz. Biraz yolluk, biraz yokluk ve biraz sustuklarımızı aldık yanımıza. Mekan kapanmış bizden sonra, iyi geceler dendiğinde anladım. Merak etme sevgilim, henüz seni anlatmadım…
