Kapama…

Ses…

1944…

A x B…

Malayani…

Beyaz…

Belli…

Kırık dökük bir tabure üstündeyim, bir türkü tutturmuş ki dilim sorma gitsin. Yavaş yağan bir kar manzarası eşliğinde ayağı aksak bir adam yürümekte. Derdi bir zigon sehpasında duran sigarasından ibaret. Unutmuş belli… Köhne salonun vermiş olduğu katran kokusu bulaşmış sağına soluna. Beklediği de gelmemiş, bekletmiş belli. Omuzlar hafiften çökük, iç cebine sıkıştırmak isterdi belki de umutlarını. Tek deliksiz cebinde ki şaraba kıyamadı belli. Zigondan çekiverdim unuttuğu paketi. İçinde bir tane kalmış olsa da gitmeli, yazık etmemeli kese kağıdından sarılı aşkına. Türküye de yazık oldu. Kar adımlarımıza eşlik eder gibi… Melodisi her çıtırtıda. Tipiye dönecek tipimiz kayacak yine belli. Aksaklığı içmesine engel. Belki dudağının kenarından süzülmekte bir kırmızı ışıltı. Sağımıza alıyoruz sahil boyunu, Cem abi yine köpürtmüş denizin üstünü belli. Sokak ışıkları altında, çerçeveden çıkmış iki adam, aralarında iki adım. Birşeyler mırıldanıyor belli. Ya bir şiir, ya bir sitem, ya bir dert. “Suyun kitapları olmalı, okumalı içindeki sakinliği. Kaçtır getirmiyorsun, karaya vurdurmuyorsun yosun tutmuş sevdalarımı. Yaş bir isme ermiş. Adını da unutturdu meret iyi mi? Yavaşça unutacağız zaten, dün olsaydı bilirdim. Kağıttan gemiyi vur artık sahile, yarınım ölüp yitmekte.” diye sayıklamalarına dayanamıyorum. Sigarasını uzatıyorum sol yanından… Yüzümde gezdiriyor gözlerini, bense sağında kalan son yudumuna bakınıyorum. “- İyi ki getirdin çocuk az kalsın yitiriyordum sevdalarımı.” “-Kemal.” “Kemal kim?” Yaşının erdiği isim.” “Bu ne saçma bir hikaye.” “-Gelişi Güzel.” “Kimin?” “Kemal’in”… Uzatıyorum bunları karaladığım kağıdı… “-İster ayağına sıkıştır, ister bir gemi yap kendine. Hava bozdu, şarap bitti, sigara söndü…”

Cahit Abi…

Bir bankta oturduğumu hissediyor bedenim. Karşımda alabildiğine deniz, içinde küçük küçük tekneler. Kimisi balığında, kimisi keyfinde. Balonu kaçmış dünyanın en rüzgar alan köşesinde oturuyorum oysaki. Ama yine de terliyor avuç içlerim ve ben yine de kalkmıyorum olduğum yerden. İzlemesi keyifli olan insan siluetlerinde geziyor gözlerim. Çehrelerinde yarım kalmış tebessümler, yarım kalmış üzüntüler, bıraktıkları, bırakıldıkları, sardıkları, saramadıkları. Hepsinde fazladan bir el, hepsinde fazladan bir dert, hepsinde fazladan bir aymazlık. Onlar gezerken ben yoruluyorum. Ritmi fazla uzvun, ayarı bozuk. Düzende olduğu gibi, yazılarımın devrikliği gibi. Az biraz doğrulmak istiyorum olduğum yerden, en azından bir kaç adım, en azından bir kaç karış, en azından bir kaç arşın… İzin vermiyor bir oltanın misinası. Ha geldi gelecek diye zili oynak. Alttan belki de sipariş geçiyor süzgeçine yandıklarımdan biri. Neyse ki kopuyor misina, ya kurtuldu ya da doydu. Tam bir arşın diyorum ki bu sefer de bir türkü bırakmıyor yakamı “yandım dedikçe buz gibi ayran”. Badem bıyığını çekelediğim ekmeğinin peşinde. Çocuklar da onun peşinde. Bırakmışlar renkli istoplarını, kaçırmışlar bileklerinden uçurtmaları. Takılmışlar, takışmışlar, takıştırmışlar üzerlerine özene bezene. Çıkartıyorum ceketimi olduğum yerde, az biraz açıyorum üstten gömleğimin bir düğmesini, biraz da kolları sıvadığımda ruhuma bir kaç adım kadarlık nefes sağlıyorum. Fazla değil üç beş dakika sürüyor avucumda ki terin kuruyup gitmesi, artık kalemim elimde, en sevdiğim şarkı dilimde, çehremde beni bırakmayan detone hissi. Cahit abi olsaydın şimdi şiirinde değişecekti “Hava Otuz Beş, Daha Günün Yarısı…”

Sırtaki…

Önemli bir şeyim yok merak etmeyin. Anason kaçıverdi yalnızca boğazıma. Siz iyisimi bir kemancı çağırın, ambulans değil. Anasonun yanında kavun da vardı, kemancı da boş gelmesin bir kanun ile başlasın söz müziğe (Thomas Konstantinou & Michalis Koumbios – Greek Summer). Ben tabak kırarak eşlik edeceğim şimdilik boş kalan sandalyelere. Hanımeli bıraksınlar tabakların bir köşesine, az biraz da mora çalsın çardağımızın üst kıvrımları. Rüzgar da salınsın kadraj da bizi az gösterecek olan tüller. Ege koksun her bir taraf. Sizin okuyarak eşlik ettiğiniz yerler de ben masaya vurarak devam edeceğim. Müziği duyuyorsanız, kokusu geliyorsa hanımellerinin, saçlarınıza değiyorsa denizin mavisi doğru hayaldesiniz. Boş sandalyeler sizin için. İsteyen başlasın aklında kalan mutluluk kırıntılarına. Kimimiz aşkından kimimiz işinden bahsetsin. Belki de çocukluğumuzu yatırırız sofranın boş kalan yerlerine kimbilir… Şuradan biriniz peyniri uzatsanıza. Tam zamanında geldi masamızla ilgilenen arkadaş. Masamız güzel ama yine de bir favanızı alalım ki göndermemiz ortaya çıksın. İki çatal alır boğazımızı yumuşatırız. Kahkahamız kaldığı yerden devam eder en tiz halinle. Okulun en haylaz öğrencilerinden, geleceğin en güzel avukatlarına, doktorlarına, öğretmenlerine kalkar kadehler. En çok çarpı alanların sofrasında buluşur mahallenin en afilli delikanlıları, Nebahat ablaları… Onlar anlatmaya başlayınca, yok artık bakışlarına bırakırız bedenlerimizi. Hiç bilmediğimiz mimikler çıkar her birimizin suretinde. Çene kaslarımız çalışmamaya başladığında biliriz masadan kalkmasını. Sarı ışık sevdasıdır bizimkisi… Yolluk alıp yanımıza, her birimiz kaldığı şehire, her birimiz yürüdüğü semte, her birimiz yattığımız yere geri döner sarıları kapatırız. Kapatırız kapatmasına da peki ya ışığımız…

Üstünkörü…

Ben bu dünyadan değilim ki ey sevgili. Tek renk benim dünyam, gökyüzüm çizgili benim. Seremem bu yüzden 7 rengi ayaklarının dibine… Ben bu zamandan değilim ey sevgili. Köstekli saate tabii bedenim. Sararmış bir takvim yaprağında üstünkörü geçmekte adım. Sen şimdi geldiğin zaman diliminden bir soru sorarsın, kalakalırım suretinin önünde… Ben beyaz yakalı değilim ey sevgili. Siyahtır önlüğüm benim… Sen akıllı tahtadan örnekler gösterirken şahsı münhasırıma, tebeşire boyarım kapı girişinde bulunan en arka sıranın orta kısmını… Ben güneyli değilim ey sevgili. Güneşten açılan saçlarının dibi gelmişken senin, ben ise ışığı bile olmayan kuzeyimin soğuk iklimlerini estiririm penceremin diplerinden… Ben kalabalık bir semtten değilim ey sevgili. Senin odandan geçerken deniz mavisinin kokusu, benim kulağıma çınlar renkli istoplar, salçalı ekmekler. Tere bulamışlardır mahallemin güzide çocukları yemiş veren meyve ağaçlarını… Ben çok konuşkan bir adam değilim ey sevgili… Okunmayacağını bildiğim yazılar yazarım tek renkten oluşan, biraz ter kokan, tebeşiri elinde olan. Sen iyisi mi dinleme bu konuşmayan adamı, köstekli de gecenin 1’i olmuş zaten…