Kalender…

Her nesneden bir duble yazarım ben. İyi gelir ağrıyan yalnızlığıma. Biraz rüzgar eser, biraz güneş bırakırım sayfalarıma. Karanlıkta bırakmam hayallerimi… Biraz başak tarlası, biraz ayçiçeği ekerim gözlerimi kapatırsam. Hemen solumda belirir Matmazel’imin nefesi. O da sever yalnızlığı, konuşmadan anlatmayı. Erkan Oğur çaldırırız kulaklarımızda. Mest olur çimenler, dansa kaldırırlar uzun uzun karahindibaları, papatyaları. Birimizin ağzı açık, izleriz zihnimizde canlandırdıklarımızı. Bir kapının kapanmasını, bir pencerenin açılmasını bekleriz. Biliriz pencerenin ardı kasımpatı. Biliriz kasımpatının ardında bir açık çay. Yeşilimin dansı biter ve bir çam ağacı veda eder arkamızdan. Bir sokak lambası kapatır ışıklarını. Arka koltuğumda Matmazelim, camlar inceden açık, elimde yarıya gelmiş sigaram, radyo da “Sara Qedimova – Küsüb Getdi”.

Münzevi…

Bulabilirsin bence beni. Bir geminin güvertesinden ayaklarımı sallandırıyorumdur belki. Belki de bir balıkçı teknesinde uzanmış, seyrediyorumdur gökyüzünde asılı kalan tüm yıldızları. Küçüğünden büyüğüne, oradan ortancasına. Bulabilirsin bence beni. İrili ufaklı taşların arasından fırlamış ortanca çiçeklerinin yanında. Belki de bir ezan çiçeğinin açmasını beklerken. Bir bakmışsın ki saymaya kıyamamışımdır kır papatyalarını. Bulabilirsin bence beni. Gökyüzümü kapatmış söğüt dallarının arasında, çakılı az olan bir patika yolundayımdır belki. Belki de kulağımda Sezen çalıyordur kimbilir. Ben sessizce yürümeye çalışırken iki yakası bir araya gelmeyen coğrafyada, sense elin yakanda izliyorsundur manzarayı. Bulabilirsin bence beni. Bir otobüsün cam kenarında yerimi almışımdır belki. Yanağımın kenarından geçiyordur masmavi bir deniz örtüsü belkide… Sense benim vardığım yerde binmişsindir kimbilir. Bulamaz mısın sence beni? Bir kitabın orta sayfasındayımdır belki, herhangi bir karaktere bürünmüştür bedenim. Belki yine savaşıyorumdur elimde bir kalem, dudağımda yarım kalan bir ıslık. Belki de karalıyorum şimdi ki gibi, sense okuyorsundur şimdi beni… Şimdi içiyorsan bir sigara yak ve beni bulmak istediğin gibi bırak…

Paralel…

Şimdi bir sigara yakarsam eğer, dökülüverecek yine dilimden en derin en ağız dolusu gün görmemiş küfürler. Kalemim çevirmeni olacak küfürlerimin, yerlerini en süslü cümleler alacak. Bozmayacak adabını üslubunu, sessizce süzülen konuşmalarıma denk gelecek haykırışlar. Ne sen duyacaksın söylediklerimi, ne de sen anlayacaksın şu an okuduklarını. Olur ya şimdi bir sigara yakarsam eğer, iki kişilik bir sıranın derinine batacak tırnaklarım. Etrafı denizle çevirili kara parçasının dağlarının, denize paralel gelmediğini anlatacağım. Tebeşire boyarken ben siyah önlüğümü, sen çarpı atacaksın tahtanın sol üst köşesine. Tarihte olmasa da o çarpının yanında adım yazacak. Derin bir sessizliğin ardından, tam anlattıklarımın içinden kayboluşunu görürde yakarsam bu sigarayı, edebi cümleler seremem önüne. En yalın haliyle seslenirim, buraya kadar gelmeme yardım eden figüranlara. Solu çınlar yuvarlak bildiğimiz dünyanın. Şimdi biraz sakinim, soluğumdan girmekte bir parliamentin dumanı. Biraz polonyum, biraz radon, biraz siyanür ve fazlasıyla nikotin. Yaş’landım ama oldukça sakinim, sakin…

Neyse…

Uzatsana şu yıldızlardan bi tane. Azıcık aydınlansın çehrem, alnımdaki kırışıklar. Aynam yok karşımda sen söyleyeceksin, ben anlatacağım her kaz ayağımın hikayesini. Uzatsana şu yıldızlardan bi tane. Patikalarıma vursun ışıkları. Çakılı, böceği, otu, kozalağı nereye bıraktığımı bileyim. Yolum aydınlığa çıksın. Bir söğüt dalı açılsın kahverengilerimin hemen önünde. Uzatsana şu yıldızlardan bi tane. Sahip olamadığım dört yapraklı yonca yerine taşıyayım cebimde. Sıcaklığı sarsın sağ elimi. Neme lazım diyip bir parçasını ayırayım en zor mevsimlerime. Uzatsana şu yıldızlardan bi tane. Çok mu bulutlu gökyüzüm, yoksa kaydılar mı yine birer birer. Az açıver gökyüzünü, kalmıştır kenarda köşede. Az ışığı olandır benimki, kolayına göremezsinde, neyse…

44

Ezelden bu yana yıllanmış şarabım, köhne bir barın, en viran karanlığında. Seslerini duyuyorum gelenin geçenin, oturanın kalkanın. Dertleri dert olmuşlar, keyiflerine hüzün katmışlar. Bakmıyorlar olduğum tarafa, baksalar da göstermiyor karanlığın şövalyeleri. Süzülüyor bardak tıngırtıları, kapı gıcırtıları. Bir ben süzülemiyorum olduğum yerden. Küçükten bi sallansa şu raflar belki düşer kanatırım ahşap basamakları. Tiz sesler eşliğin de yuvarlanan kelimeler geçiyor karanlığımdan içeri. Her biri silik her biri karalanmış. Üstün körü nefes alıyorlar ışığın altındakiler. Kelimelerini diziyorum yanlarıma. Devrik cümleler oluşturuyorum rafın sakin yerlerinde. Bir duman örtüsü değiyor saydam bedenime. Bir nikotin birikintisi, bir iki fırt kalan zaman dilimi. Yüzünü hiç görmediğim bir ayak sesi beliriyor yılın aynı gününde. Üstüme bir çentik daha atıyor. Her yıl bi kere her yıl bi çentik. Yazanı bir o okuyor, çizilen bir ben oluyorum.

Baş Ağrısı…

Sene 2023. Günlerden sendromu olan hastalıklı pazartesi. Sabahın saat yazıyla sekiziydi. Halıya dikmiştim daha biraz önce gözlerimi. Nasıl da işlenmiş nakış nakış derken bir parça ekmek kırıntısı ile besledim o atletik olmayan kırık çıkık bedenimi. Ellerim ceplerim de seke seke indim merdivenden. Güneş bugün nasıl da parlak. Renk ayarlarıyla oynanmış tüplü televizyon gibi gökyüzü. Gökyüzünün farklılığı mahalleme de yansımış. Ben uyurken parke taşlarına bırakmışlar asfaltlarımı. Pek bi yakışmış da, nasıl olurdu şaşkınlığı gözlerime henüz daha yeni yansımışken, mahallemde ki o binalar nerelere gitmişlerdi. Yerlerine ne ara otu ektiniz de ağaçlara büründü sağı solu… Biri çimdiklesin beni… Ya da durun az biraz gezineyim şöyle mahalleyi. Bir esinti dalgasına yakalanmış sarı sayfalı az yapraklı gazete. O bana doğru gele dursun. Siyah önlüklüler geçiyor gözlerimin kenarlarından hem de yanında vatkalı ebeveynleri, permalı saçları. Ağzım mı açılıyor hafiften yoksa hala esnemekte miyim bilemedim… Nihayet ilişti ayağımın hemen dibine sarı sayfalar. Tarihi bozuk mu bunun. Sene 1960. ÜMİT DENİZ bizlere yılın en güzel aşk, macera ve cinayet romanını sunuyor YAKUT GÖZLÜ KEDİ… Yok yok biri çimdiklesin beni. Gazete elimden, bulunmayan Hint kumaşı gibi süzülüyor az önce gördüğüm ağaçların dalına. Dar kumaş pantolonu, renkli gömleği ile bir kasetçi mi kaldı gözünü seveyim. Ferdi mi o çalan… İstemsizce eşlik ediyorum şarkının her melodisine. Durun vazgeçtim çimdiklemeyin sakın, az daha tadını çıkartayım. Nasıl geldim bilmiyorum ama okulun kapısının önünde ipe dizilmiş elmaları ve kağıt gibi olan bol salçalı tostları ve hemen yanında elimiz yüzümüz kokmasın diye küçük küçük, renkli renkli kolonya toplarımı o gördüğüm. Andımız müebbet değilmiş bakın nasıl da haykırıyor o siyah önlüklüler kolalı yakalılar. İşe de geç kaldık iyi mi… Gerçi işe gitmeme teorik olarak daha 63 yıl var. Hangi ağacın dalından sarkan meyvenin proteiniyim ben. Bir duman var biraz ileride. Bu arabayla mı gidiliyormuş yangın yerlerine. Ben koşarak geçerim. Valla koşuyorum. Sinek arabasının peşinden koşar gibi koşuyorum. Mahalle yangın yeri. Camdan atladı bir Arap kızı, herkes şaşkın. Neden şaşırıyorlar ki, yangına mı Arap kızına mı? Hayır Arap kızıysa geldiğim sene de her yer Arap kızı. Dedem mi o elinde zipposu, mahalleyi yakan o muymuş… Allah’ım nolur saçını tarayan nenem olmasın. “Beyefendi iyi misiniz” diye bana mı sesleniyorlar. E ben gözlerimi yine mi açmaktayım. Sedye bana değil dedem ileride. Merdivenden mi düşmüşüm… Hemşire az kulağını getirsene. Doğru söyle nenem miydi o? İşe de gidemicez…

Cüda…

Ormanın kuytu bir yerinde, ağaçlıkların gökyüzünü göstermemeye çalıştığı yerdeyim. Sere serpe bıraktım bedenimi irili ufaklı kahvenin en sakin köşesine. Yüzüme öpüp geçen güneş ışığını selamlıyor gözlerim. Hoş geldin diyor kırılgan bir papatya, meraklı bir kozalak parçası düşme pahasına sarkıyor ağacın dalından. Bir tırtılın kozasından çıkmasını izliyor, kabuğun arasında duran asker karınca. Kayboldum biliyorum. Yedi rengin altından geçerken kayboldum. Renkleri seçerken kayboldum. Utandım, sormadım bir adres kayboldum. Şimdi bir çınar ağacının yaprağı düşmekte sessizce. Elimi uzatsam tutarım biliyorum. Dengeyi bozmaktan korkuyor daha çok kayboluyorum. Tenime bulaşıyor 7 renkte bulunmayan bir renk. Kaybolduğum yerde kabul ediliyorum. Salkım söğüt arasından tam 6 güneş ışığı geçiyor. Biri bana, biri yaprağa, biri toprağa, biri papatyaya, biri kozalağa, biri az önce bir tırtıldan ibaret olan kelebeğin eşsiz kanadına çarpıyor. Karınca olacakları bilirmişçesine kabuğun arasında. İnce telli otlar beliriyor ayaklarımın arasında. Hindibalar, 4 yapraklı yoncalar, biraz gelincikler. Matmazel beliriyor yeşilin arasından, ağzında kalemim, gözünde umudu… Yüzümde tebessüm, umudumuz günbegün…

Siluet…

Seferi kaldı ellerim. İntihara açık bir kalem. Başıboş saçılmış tüm beyazı az kalan kağıt parçaları. Bir rüzgar çıksaydı eğer temizlenirdi duvar dipleri, cam kenarları. Açık kalan yerlerden bir çam esintisi girerdi inceden kimbilir. Bir karakterin dışa vuruşunu izliyorum senin yüzünden ey rüzgar. Yalpalıyor kağıdının kenarından. Göz göze gelmemek için verdiği çaba takdire şayan. Bir sigara uzatıyorum sessizce. Söze ne ben girebiliyorum ne de kendisi. Bir ateş aydınlatacak etrafı ikimizde biliyoruz. Bir kibrit alevi yakacak bütün kağıt parçalarını. Uzanıyor tutunacak tek dalı olan sigaraya. Yakmıyor, yakamıyoruz… Gözleri en uçta kalan diğer kağıda ilişiyor istemsizce. Esmeliydi oysa rüzgar. Şahit bırakmamalıydı ne yerde ne sandalyede. Esmedi… Diğer kağıtta beliriyor bir yaşam belirtisi. Baktığımız yer karanlık. İkimizde görmek istiyor, ikimizde sigaramızı yakmak istiyoruz. Zaaflarımızdan faydalanmak istiyor hayat denen sürpüntü. Bırakmıyor yakasını lodosun… Gözlerini benden kaçırmak için verdiği çaba, yerini duaya, haykırışa, yalvarışa, çaresizliğe bırakıyor. Bakış olmaktan çıkıyor göz temasımız. Başım ile onaylıyorum sadece, yapması gerekeni. Bir kibrit alevi ile sigaralarımızı yakıyorum. Yanan ışığın gölgesinde, karanlıkta kalan yaşam belirtisinin silueti beliriyor karşımızda. İşte o an bırakıyor rüzgar kendini boşluğa. Saç tellerimiz uçuşuyor önce. Ensemde ter ile karışık soğuk bir iklim örtüsü. Kibritten çıkan kıvılcımın kağıda düşüşünü izliyoruz. Bir fırt çekiyoruz en güzel manzaramıza. Son bakışımız ortaya çıkıyor. Aydınlanıyor bulunduğumuz 40 metre kare. Sarıya çalıyor bedenler. Kulaklarımızda hüzünlü bir melodi, yüzümüzde yarım kalan bir tebessüm…

Uzlet…

Odamın duvarından geçiyor tüm mavilikler. Oysa sarıya boyadım bütün duvarlarımı. Güneş almıyor odam, mecburdum. Kendi güneşimi yaratmak için mecburdum. Sarısı var ısısı yok. Isıyı veren tek şey tek gözlü katalitik. Ona da çay koydum zaten. Bari su ısınsın. Biz yine kaldığımız yerden devam edelim. Bir battaniye salınsın omuzlarımdan. Kalemim elimde yazacağım şeyleri düşünüyorum. Bulamıyorum çoğu zaman. Sarı olmayan yerlerine bakıyorum odamın. Belki bir çizik, belki bir kırık, belki bir çatlak görürüm. Kimilerinden şekiller oluştururum, kimileri beni anımsatır, kimileri ellerimi, kimileri yazdıklarımı. Aslında biraz mandalina kabuğum olsaydı, atardım şu suya hayrı dokunan katalitiğin üzerine. Soba yok artık evlerde. Doğala bağlamışlar gazların hepsini. Oysa doğal değil, ne yaşanılan, ne yaşatılan, ne ısıttıklarımız, ne ısındıklarımız. Yapay bir hayat, yapay zihinler, yapay gökyüzü. Bir toprak üstü hikayesi benimkisi. Üşümemiz normal. Saat akşam üstünü biraz geçiyor. Balkondan sarkmış mor sümbülüm. Sokakta çocuk sesi yok oysaki. Belki bir kedi gezintisi, belki bir martı kıyıntısı. İzlenecek çok şeyi olan, sokak bitki örtüsüne sahip eşsiz balkonun kıymetini bilen mor sümbülüm. Çok sarkma düşersin tembihimle mutfağımda dudak izlerimin henüz taze olduğu çay bardağına ilişiyor gözlerim. Fazla uzağa gitmiş olamazsın , izin taze bakışlarını bırakıyor bana doğru. Anlatıyorum ona doğru, olan bitenlerden bir kubbe. Sırra kadem basılmaz bende, sırra kalem basarım ben. Bastığım yerde izim, baktığım yerde hayallerim. Fazla uzağa gitmiş olamam…

Matilda…

Beraberken de canımız sıkılabilirdi Matilda. Mesela bir rıhtım kenarında ayaklarımızı sallarken hiç konuşmayabilirdik. Gözlerimiz en uzak noktada asılı kalabilirdi. En derin dalga da bulabilirdi nefeslerimiz birbirimizi. Ama biz beraberde sıkılabilirdik Matilda. Bir patika yolunda en yavaş adımlarımız da sallana sallana susabilirdik. Ellerimiz bağımsız çarparken bedenlerimizde herhangi bir noktaya, aldırmaz umursamazdık. Ağaçtan ağaca sallana dururken yavru kırlangıçlar, biz başımızı kaldırmadan bütün polenleri geçebilirdik. Ama biz beraber de sıkılabilirdik Matilda. Gökyüzünden süzülen yağmur damlaları tenlerimize ayrı ayrı bulaşabilirdi. Süzülürdü kalemimizden dökülen kelimeler gibi göz kenarlarımızdan. Ne ben kurulanırdım ne sen ıslanırdın. Ama biz herşeye rağmen beraber de sıkılabilirdik Matilda. Öylesine sıkılırdık ki, boş boş birbirimize bakarken bulabilirdik birbirimizi, herhangi bir hayalin ortasından geçerken bile tanımazdık birbirimizi. Yan karakterlere bürünürdü ruhlarımız, kimse anlamazdı olanı biteni, yazılanı. Ama biz belli etmezdik. Seninle ben boş dersin öğrencileriyiz. Kalemlerimizin görevi sıramıza kazımak, bizim görevimiz sıkılmak. Çocukluktan kalma alışkanlık bizimkisi, bağımlılık… Biz bir nevi şahsına münhasırlarız. Tek sıkılmakla tek sıkımlık arasında ki farkı artık anlayabiliyorum Matilda. Tek sıkımlık sıkılganlık kaldı sana verebileceğim, sıkılmadan gelebilirsin kalemimden içeri. Dökülmen için kağıtlarım hazır…