Hayalet…

Bir Haziran akşamı. Bir kaç sarı ampul tepemde sallanmakta. Masam da başıboş keyiflenen meze türleri. Plakta “Bir sana bir de bana”… Çok az esen ılık bir rüzgar, yalpalamış saçlarımda dolaşmakta. Bu gece hayaletleri davet ettim soframa. Üç beş sandalyeme eşlik ettiler. Dost meclisi, samimi sohbetler. Gittiği yerleri anlatmalar, gidemedikleri yerlerde hüzünler. Hepsinde ayrı bir telaş hepsinde garip bir hüzün. Yine onlar anlatıyor, ben susuyorum. Susadıkça buz eşlik ediyor bardağımın yarısına. Kimisi yemeden içmeden kesilmiş, kimisi hayıflanmakta yiyemedikleri için. Bense mezelere dokunmuyorum. Sarı ampulün teki patlıyor, bir kaç tebessüm bir kaç ürkek tavır. Uzaklardan gelen bir martı sesi. Belli ki yolunu kaybetmiş, sesi kısılmış adres sormaktan. Dilini bilen yok. Denizi yok ki bu hikayenin, çimeni var, yeşili var, hayaleti var. Anlatsam anlamaz, devam ediyorum susmaya. Eskileri yad ediyoruz bu gece, geçmişe götürüyorlar beni, parmağımda asılı kalan sigaram. Derin bir iç çekiş, omuzuma dokunur gibiler ama temas yok. Ceketimi giyiyorum, üşümüş bedenim. Oysaki Haziran ne kadar soğuk olabilir… Onlar beyaz, ben siyah. Onlar gündüz, ben gece… Hüzün kovan kuşu mu çalan odamda? Ne kadar sakin bir oda ne kadar huzurlu bir sessizlik. Ampulün altında beliriyorum birden. Kaldığımız yerdeler, kesintisiz anlatmalar, kesintili susmalarım. Geçmişe de gelmemişler, ben gitmişim hiç birine haber vermeden. O zaman bir buz daha atıyorum bardağımın içine. Taşıyor biraz bardak. Dışından süzülüyor bir iki damla tahta masanın üzerine. Örtüsü yok, karıncası çok. Mezelerimin ortakları karıncalar, sohbetimin ortakları hayaletler, gecemin ortakları sarılar. Ayakkabılarımı çıkartıyorum sessizce. Çimen taneleri gıdıklıyorlar beni güldürmek istercesine. Yere bir bakış bırakıyorum, bir kaç damla da yeşilin tüm tonlarına… Ben çimenlere tebessüm ederken gitmiş tüm hayaletler. Birer birer boş kalmış sandalyelerimin her biri. Keşke şimdi çalsaydı “Hüzün kovan Kuşu”. Ay biraz daha aydınlatsaydı ellerimi. Öyle bir yazının içindeyim ki Haziran sanılan, Kasım da yazılan. Buzum erimiş, sigaram bitmiş, ışıklar sönmüş, iyi geceler denmiş…

Kuyu…

Küçük bir çakıl taşı ile başladı her şey. Bir delinin kuyuya attığı taş kadar ses getirdi. Okeye 4. bulamayanlar 40 kişi olmaya kalkıştılar o küçük çakıl taşını çıkartmak için. Oysa taş mutluydu o kör kuyuda kimsesiz kalmaktan. Yine de uğraşacak bir şeyleri olmayanlar uğraştılar o küçük çakıl taşıyla. Sessizlik sevmişti, karanlık sevmişti, yalnızlık sevmişti. Anlatamadı derdini. Tasını, tarağını alamadan delinin biri attı onu en sevdiği yere. Deli anlamıştı bir tek dilinden, deli görmüştü ilk çakıl taşını… Sıktı kendini bulunmamak adına, ortadan ikiye bölünmek adına. Sıktıkça kayaya dönüştü, farketmedi. Artık ne 40 kişi ne de 40 fırın yetecekti. Olduğu yerde huzurluydu. Anlatamadıkça büyüdü, evrildi. Uzun zaman sonra büyük araçlar getirdiler kuyuyu yıkmak adına. Çekirdeklerini alıp izlediler 40lı kalabalıklar… Kuyu olduğu yerde patlayıverdi, çıkan su zamanla göle döndü. Boğuldu sanıp gittiler. Sağında solunda bodur ağaçlar belirdi, sazlıklar belirdi, güneş belirdi, deli belirdi. Gördü o boğuldu sanılan kayayı. Parçalanmış her bir tarafını suda sektirdi. Bir kuyu suyunda biriken mutluluk, bir delinin umudu, bir kayanın mutluluğuna bıraktı yazı kendini… Hayalimizin peşinden gitmek umuduyla…

H+M=M

Biraz zamana ihtiyacı var hikayenin, biraz yoğrulmaya, evrilmeye ihtiyacı var. Olgunlaşmaya yakın var olacak bütün harfler, bir Zigonun üstüne saçılacak, kendi kelimelerini oluşturacaklar. Örgüt kurar gibi cümle kuracaklar kendi aralarında. Bazen Orhan abi, bazen Erkin baba katılacak aralarına… Kiminin altları kiminin üstleri çizilecek. Kendi alıntılarıyla, kalemin alın terini silecekler. Ama biraz zamana ihtiyacı var karakterlerin, biraz soluklanmaya, biraz sindirmelerine ihtiyaçları var. Başına neler geleceklerini bilmeden belirdiler boş bir sayfada. Bir kalemin hayal gücüne inandılar ama bilemediler başına neler gelebileceklerini… Biraz zamana ihtiyacı var o son noktanın, durup düşünmeye, bitip bitmemeye karar vermesi için biraz zamana ihtiyacı var. Daha devam etmeli düşüncesi ile kalemi ikna etmek için… Biraz zamana ihtiyacı var yazanın, az biraz ıslanmaya ihtiyacı var, biraz yürümeye, biraz düşünmeye, biraz yalnızlığa, biraz sessizliğe, biraz sigaraya, biraz kahveye, biraz anlayışa ihtiyacı var. Yazanın ortadan kalemi kıracağı, dinleyenin yazanı ortadan kıracağı zaman yakın. Giderken sokak ışıklarını yakın…

Resim…

Bir yol var gidilecek. Bir yol, bir şans, bir hayat. Çerçevenin içine sığdırabileceğimiz onlarca hayal, onlarca düş. Tek bir yol var biletler karaborsa, iki büklüm insan yığını. Yavaş yürüyorum, olanları görüyorum. Gözüme çalan onlarca çığlık, yüreğe düşen onca damla. Geçtiğim yolda ki çiçek mutlu, küçük bir yaprağını veriyor elime. Tek bir yaprak, bense yazıyorum üstüne. Yapabileceklerim, aklımda kalanlarım, yapamadıklarım, ardımda bıraktıklarım, yol sonu bekleyenlerim, ardım sıra gelmeyenlerim. Bir yol var gidilecek. Taşı toprağı gözlerimin rengi. Havası güzel, insanlar kötü. Hızlı yürümüyorum, olanlara gülüyorum. Elime gelen küçük bir terazi, süklüm püklüm insan yüzleri. Ardımda kalanda tebessüm, elinde tek yaprağı eksik papatya. Önümüzde bir yol var diyorum gidilecek, kulaklar sağır, gözler kör… Gökkuşağı belirmiş, herkesin gözü yerde, gözlerde kalın bir perde. Seker adım yürüyorum, dikkat çekiyorum. Beni gören serçe mutlu, ıslığı kanadında. Bir melodi tutturmuş, içinde hüzünde var adımda. Bahşişim bir tek elimde kalan yaprak. Alıp gidiyor, melodilerini çırparak. Bir yol var önümde, kapatmış yolu çınar ağaçları, salkım saçak söğüt dalları. Yorgun yürüyorum, geri dönüyorum. Yolun başı gözlerim, ben hep o yolu gözlerim. Teker teker selamlıyor geride bıraktıklarım. Ardımda bekleyenim, omuzunda melodisi kanadında olan bir serçe, elindeki çiçeğin yaprakları eksiksiz. Resim çizilmiş, fırça savrulmuş…

Son Mevsim…

Biraz yokluk, biraz vücut ısısı, biraz baş ağrısı, bir tutam karanlık, az biraz da sere serpilmiş bir beden. Neye yeteceğini bilmeyen denklemler döngüsü. Yetinmeyi bilmeyen bodur bir ağaç. Ne yana dönsek garipsemek, düşe kalka emeklemek. Yalpalı hayat çizgisi bizimkisi. Fazla geçmiş, az bir gelecek. Ucu bucağı olmayan hayallerden oluşan bitki örtüsüne sahibim ben. Tozu pembe olmayan, gülümsemesi yarım kalan. Bir kement atacağım şu hava da asılı kalmış son bulutun üstüne. Çekip çekiştireceğim bir yerlerden güneşi. Sarıya vuracak kentin tüm çatıları. Kaç güvercin taklalar atacak en geniş boşluklarda, kaç balık başını çıkartıp sudan selam verecek her bir sandala, kaç uçurtma kaç kişinin elini bırakacak kimbilir. Ama çektiğim kementi bağlayacağım bir söğüt ağacına. Ağzımda bir saman sarısı olacak. Gölgesi olmayan caddeler de göz gezdireceğim şemsiye açan var mı diye… Tüm tenteleri yerlerinden sökeceğim. Samyeli aralayacak hoşgeldin tabelalarını. Yavaştan süzülecek tüm saç tellerine. Her birimiz ağır çekimde karşılayacağız son kalan ayçiçeği tarlalarını. Güneşe dönecek yüzlerimiz, güneşe dönecek umutlarımız ve biz ilk kez büte değil, yine bize kalacağız…

Durak…

Sahne ışıklarının olmadığı yerden süzülen yağmur damlaları altında başıboş sallanmaktayım. Belli belirsiz trafik ışıkları, sağa sola yalpalayan yol çizgileri, kaz ayaklarımdan düz, eller her zaman ki yerlerinde. Gözüme kaçan onca insan hayatı, onca koşturma, onca saçma sapan fikirler. Seyre durmayan bir sokak köpeği eşliğinde anlamsızca yürüyorum. O da anlamsızca peşimde. Tarafımıza bakmadan ortamızdan geçen, hayatının ortalarında bir kadın, telefonu kendine yakın. Sokak köpeği ile göz göze geliyor ve inceden sırıtıyoruz. Günaydını yok, merhabası yok, tebessümü eksik. En darından bir sokağa giriyoruz yanyana. Bu sefer de yaşlısından bir bey amca seyirtmekte nefesini, hala nereye koşturuyor kendi de bilmiyor. Cami de tersinde kaldı oysaki. Yine göz göze geliyoruz köpekle, önce şaşırıyor sonra yine sallanarak sırıtıyoruz. Yaklaşık kaç adım attık bilmesek de, duvara yakın, tenha da buluşmuş iki aşık. Taraflarına bakmamaya çalışan bir köpek ve ben. Halimiz içler acısı, hareketlerimiz tuhaf. Utanmasınlar diye sadık olarak bildiğim sokak köpeğim ile kör rolü oynuyoruz. Bilmediği tek şey kör olanın ben olması gerektiği. Çekiştirme köpek diyip uzaklaşıyoruz kalbi hızlı atanlardan. Bir simitçi çıkıyor karşımıza hem de bu havada. Ayıp olmasın diye alıyoruz bir adet ıslanmış simitlerden. Karşımıza çıkan ilk durağın oturma yerine yerleşiyorum. Bir an hayallerimin elinden bırakmışım farkında değilim. Otobüs durağının karşısında cadde yok oluyor, denize vuruyor tüm otobüs seferleri. Tepeden martılar kendilerini bırakmakta, köpek şaşkın. Köpek bana, ben elimdeki ıslanmış simite bakıyorum. Bir parça koparıp fırlatıyorum olduğum yerden martılara, köpek daha bi şaşkın. Kulağımda ansızın beliren bir korna, camdan ağız dolusu söven bir otobüs şoförü. Köpek önde ben arkada kaçmakta. Benim eller, köpeğin dili dışarda. Hayallerime otobüs çarptı, hem de durakta…

Keyif pezevengi…

Yaktık yine bir sigara hadi rastgele. Bizimkisi kelime arsızlığı, suçu günahı yok… Tası tarağı yok. Bir vapur sesi, biraz martı, biraz da deniz bırakacağım semtin boş kalan caddelerine. Düzeni bozulacak tüm siyasi görüşlerin. Özgür bırakacağım tüm kaldırım taşlarını, balıklar şaşıracak… Misinadan salıncaklar yapacağım mavinin en derin yerlerine, börtü böceği sallanacak. Maviye yakışacak mahallemin sokak ışıkları, bir yanıp bir sönecekler sularımın dibinde. Taşına sarılmış deli mutlu… Sulardan dışa vuracak Ferdi’nin Çiçekler Açsını. Ben ise elimde sönmeyen sigaram ile voltadayım yine. Sigaramdan çıkan dumanı gören vapurun kaptanı şaşkın, ben umursamaz. Bir yosun tutturmuşum hayalin en güzeline, koyacak yerim yok. Dışarıdakiler dinlemekte ellerinde midyeler. Ferdi’yi duyan gelmekte, elimizde gazeteye sarılılar, altımız çöl, üstümüz berrak. Benim hayalimdeyseniz, bedenleriniz yumuşak, kafamız pırıl pırıl, üstümüzde mavi şortlarımız. Hiç birinizde karşınızda böyle manzara varken kusura bakmayınız…

Polen…

Ocakta yağmurum var dediğim günler geldi yine. Yine geldi Erkin baba mevsimim. Plakta sarhoş gibiyim ezgilerinde, balkonda ahşap sedirden gideceğim hiç gitmediğim yerlere. Yine yazacağım, yine ben oynayacağım. Herkes uyuyacak ben izleyeceğim köşe bucak. Her satır toprak kokacak, sayfalara damlalar değecek, noktası virgülü dahi devrik olacak bütün cümlelerimin. Okuyana az anlayana az bilene az gelecek hikayenin sona eren yerleri. Herkes okurken ben ikindi güneşi eşliğinde oturacağım, belki bir kahve eşlik edecek belki bir açık çay… Halimden memnun kalkacağım oturduğum küçük çimen kütlesinden. Bahara çalacak yazdıklarım, buram buram polen yayacak önsözüm. Kimisi izimden gelecek kimisinin dizlerinde kalacağım. İçi dolu turşucuk tadında olacak okuduklarınız, kiminiz limon kiminiz sirke diyeceksiniz. Ben ise izleyeceğim bir sokak ışığı altında. Gölgem belirecek odanızda, öylece susacak, öylece bakacak, sebepsiz yere huzura örteceğim üstünüzü. “Bir Hayat Memet Meselesi” diye fısıldayacağım kulaklarınıza ve ardından gideceğim. Erkin baba eşlik edecek yine bana, gittiğim renk sepya, baktığım yer açık hava sineması olacak.

Duble…

İki duble rakı koysunlar masaya, şişeyi bırakıp çekilsinler kendi dünyalarına. Giderken ışıkları kapatmasınlar. Bir kadehim kağıttan gemime, bir kadeh benim neyime. Susuz kalmış sürahinin sapı gibiyim. Tutsan elinde kalır tüm can kırıklarım. Sen beni boşver, geç karşıma otur ahşap sandalyelerimden birine, dinle. Ben konuşmayayım ama sen dinle. Geminin çıkardığı sesi duy, bardağa vuran dalgayı gör. Islanacak yüzünün 3te 1i, sende konuşamayacaksın biliyorum. Ben yazılmak istenmeyen bir kalemim, mürekkebim dağılmasın sayfalara, okunmasın tek bir satır, tek bir kelime, kalınmasın hafızalarda en derin silinmezlerim. Hem zaten anlatsam da kalkmayacak mısın ki masadan. Konuşsam, hava boşluğunda sallanmayacak mı bütün harfler. Ben o kelimelerin kazındığı bankların tahtasıyım. Kimi bile isteye, kimi istemeye istemeye. Üstüme sadece gazete örtülür benim. Yine bir kağıt parçası ne yapar eder bulur beni. Dayanamam yine yazarım, bitmeye yakındır tükenmezlerim ama kıyamam yine yazarım. Sen iyisi mi git şimdi, ben de ikinci kadehte duran rakıyı masama dökeceğim, suyu elinden alınan kağıttan gemim alev alacak, yazdıklarım ateşe ben ise köze döneceğim…

Ruh…

Neye dokunsak kırdık kendi kanatlarımızı. Ne tarafa koşsak kapandı tüm sokak ışıkları… Ne yana dönsek çekildiler bir bir… Ne anlatacak kimsemiz ne konuşacak takatimiz.. Herşey de bir hayır var derler, şerle işimiz olmadı ki bilmezler. Uzaktan bakarlar da görmezler. Ne yana dönsem aysızlık. Yüzümüz okşanmadı, gözümüz bakılmadı, elimiz tutulmadı da olamadık gene fayda. Nere sığınsak kovulduk en derin yerlerden. Sesimiz duyulmadı da bir ah etmedik. Uzattık zeytin dallarını, seyre durduk alemi de bize çevirdiler tüm silahlarını. Elimizden düşüverdi uzattığımız yeşiller, üzerimize bulaştı kendi kanlarımız. Acıdı canımız da bir dökemedik gözyaşımızı. Geldik Ervah-ı Ezelden oturduk sofralara, elimizde bir lokma kalmıştı da bölüştük tüm herkesle… Karnımız aç kalktık da bakılmadı suratımıza… Bir kalp kalmıştı atacak, verdikte son atımımızı, sıkıştırdılar avuç içlerinde de biz yüzümüzü düşürmedik. Eğdik başımızı, verdik gözlere en derin tebessümü. Olmadı yaranamadık, yara aldık ama olmadı yaralamadık. Kimsemiz, takatimiz, ne de yazacak dermanımız…