Bir koyu yalnızlık, bir açık kalan kapı. Bir yaraya merhem olmayacak hiçbir gökyüzü, hiçbir bahar… Elimde solgun sayfalarım, yüzümde anlamsız beliren çizgiler. İçlerinden bir hayat geçmekte. Sizin kaz ayağı dediğiniz yerlerden akar benim gözyaşım. O çukurda gezer durur. Kurumuş bir toprakta bir dikili ağacı olmayan şelaleyim ben… İçi pas tutmuş bir beden, içinde gölgesi olmayan küçük bir ruh. Üzerimde birikmiş bütün günahlar, bütün mide bulantıları, bütün sancılarım. Gerçek olmayan bir hayatta hiç var olmamış olmak değildi dileğim. Kalemi kitabı bırakmış omuzlarımdaki meleğim. Tüm suçlar üzerime kalsın, tüm mutsuzluklarınız kalbimde kalsın. Çalınmasın kırılmış açık kapım, sorulmasın halim, iyi misin diyenim olmasın. Hiçbir bedenin yüzü benimki gibi solmasın. Gidecek bir yeri olmayan bedenim ben. Ne paham var ne ederim. Hiç kimseye kırgın değilim yemin ederim. Belki bir şarkıda sessizce geleceğim, belki bir kitabın içinden çıkacağım. Ya cam kenarında belirecek izim ya da köşede bekleyen sokak lambasının altında… Belki inceden bir yağmur düşecek toprağa, en sönük yıldız yaklaşacak belki de en uçsuz tenhadan. Uzağınız olmasa da görülecek ağızda kalan son tebessüm. Ama ben göreceğim… Ve sessizce gideceğim…
Renksiz…
Kırık bir göz ucunda asılmış salıncağım. Eğer yanlış görmüyorsam hava baya bir puslu. Ama hissetmiyor ten soğuğu. İki dudak arasından soğuk bir duman, biraz küfür, biraz ah. Yükü ağır salıncağın, çürük ipine dolanmış onca sararmış sarmaşık, aralarında biraz hayal ardından kırıklığı. Kelime gibi, tamamlanmazsa bir anlamı da yok. Oysa her şey yarım, karışık bir tost salçası içinde tuzu dışında. Orta yolu bulunmaz bu Hayatın… Yolunu kaybetmiş koca bir çığ var üstümde. Ellerim hala cebimde… Dağ kırgın, omuz yorgun, ellerim soğuk. Baksalar duyarlar yalnızlığı, uzağı yok yakını flu. Ardımda bir dolunay, bulutu hafiften çekik izlemekte olanı biteni. Buluttan düşen damlalar yıkasın caddelere vuran izlerimi. Gittiğim yol bilinmesin, kaldığım toprak görünmesin, gördüklerim bana yetsin, duyduklarım bana kalsın, kendi ellerim ile sıkıştıracağım yumruk kadar olanımı, zamanı benden alsın… Bu kadardı yazdıklarım üstü sizde kalsın…
3-5…
İnce belli bir bardak, açık 3 şekerli çayım. Sessiz esen Eylülün ilk kıvrımındayım. Sokaklar her zaman ki gibi güzel her zaman ki gibi sakin. Kalabalıksız bir cadde. Oysa ne de güzel top koştururdum gözlerimin hemen önünde. Şimdi bir cenaze, ayakta son kalan bir sokak ışığının lambası sönük. Ölmüşse demekki. Gözlerinin feri yok. Oysa şimdi herhangi bir arabanın arka koltuğunda olmalıydım. Araba kendi kendine gitmeli beni dinlemeliydi. Arka koltuğun sol camına yazmalıydım üç beş kelime. Fonda Masar – Le Trio joubran çalmalıydı. Gelişi güzel olmalıydı tüm karanlıkların, ben ise cama yazdığım üç beş kelimeden farklı farklı cümleler kurmalıydım. İçine bir iki sır eklemeliydim. Kimse çözmemeliydi. Kimselerin olmadığı cadde de kırmızı ışıkta durmalıydık. Üç beş kelimeden küçük bir tıkırdı gelmeliydi. Bir mendil karşılığında bir tebessüm almalıydım o küçük çocuktan. Çalmalıydım yüzünde duran umutsuzluğu ve yolda uzak diyarlara fırlatmalıydım. Ama üç beş kelimeden bir şeyler anlatmalıydım, araba beni dinlemeliydi. Soru sormadan, yargılamadan, acımadan. Ben ise sıra sıra dizilen ağaç dallarında bulmalıydım gözlerimi. Bakmamalıydım arabanın yüzüne. Bakarsam anlardı belki de anlatmak istenilen üç beş kelimeyi. Üçün beşin lafı olmaz aramızda ama silmeliydim son durakta, inmeliydi cümleler. Oysa ben sessiz esen Eylülün ilk kıvrımındayım, onlar en uzak kıtada kendi yollarında… Sokaklar her zaman ki gibi güzel…
Liman…
Hiç bırakmadı martı bu boş limanı. Yakarışları deniz kabuklarında çınladı. Liman kendi halinde. Kimi zaman bir sandal yanaştı bu limana. Üstünde bıraktı ayak izlerini. Soluklandı, küreklendi, gitti… Martı gezinmekte. Kimi zaman bir tekne yanaştı bu ıssız kalan limana. Issızlık kalmadı limanda. Ayaklarının tozunu ellerinin izini gezdirdiler dört bir tarafında. Sevdiler mi dövdüler mi bilinmez… Dalgalandılar ve gittiler. Martı ekmeğinde… Kimi zaman bir vapur yanaştı bu limana. İçi tıklım tıklım. Liman süklüm püklüm… Hınca hınç doldular duvarlarının diplerine. Yediler, içtiler, döktüler, gittiler. Sofrayı kuran kaldırdı. Martı sersem… Kimi zaman bir yük gemisi yanaştı bu limana. İçini boşalttıkça boşalttı. Yükleri bıraktı limanın en orta yerine ve gitti. Martı sessiz. Sonra bir kağıt gemi yanaştı bu limana. İskeleye vurdu kağıt parçası. Ne yükü var ne gidecek yeri. Martı şaşkın… Liman mutlu. Gemi ıslak…
Nefes…
Herşey bir nefes ile başladı. Tek nefeste saçıldı tek düze kelimeler. Devrik dediler cümlemize. Kabullendik sevdik cümlemizi. Mecaz dediler soluklandık, caz dediler ayaklandık, yaz dediler kalemde parmak izi parmak da kalem izi. Biraz sigara isi, biraz buz, biraz yara. Ama herşey tek bir nefes ile başladı bir kitapta. Soluksuz okumaya karar kıldık, soluksuz kaldık. Karakterleri bıraktık caddelere, sokak lambaları kenarlarında kaldı noktasından virgülüne. Bir keman melodisi başladı kulaklarda. Sessiz esen rüzgara bıraktı tüm sayfalar. Ama yine de herşey bir nefes ile başladı. Ağlayarak başladı ilk nefes. Nefes, ilk gözyaşına sahip oldu. Hayatta sahip olacağımız onca şey varken, tek seçenekli şıkkımızı işaretledik. Büte kalmadık ama kalakaldık son sayfada. Pişmanlıklar, vicdan azapları, rüyalar, hiçe saymalar, yerinde saymalar. Vakit geçmeden derken vakit geç oldu diyerek süzüldük pike altlarına. Yazdı, ama güzel yazdı. Son nefeste küçük bir balkonda kaldı ruh. Beden hayale daldı. Son nefeste daldı suya, su nefessiz kaldı. Yazılacak binlerce kelimeden oluşan cümle varken bu yazı yarıda kaldı…
Orhan Abi…
Şimdi oturmuşsun bir köşe başına, yüzünde sokak ışığı. Önünden geçen araba ışıkları, gözler hafif kısık. Kulakda Orhan’dan dertler benim olsun. Yavaştan sigaranı çekiyorsun, ağır ağır. Dumanın ciğerinden ince ince çıkışını izliyorsun. Aklında her türlü dert edinebileceğin konular. Dertlenmek istiyorsan illa ki bulursun bir şeyler. Hiç olmazsa kelebeklere üzülürsün Neden 1 gün diye. Kozadan çıkmak için cebelleş ve o 1 günlük ömründe aşık olmak için çırp kanatlarını. Demek ki aşk var arkadaş diye mırıldanırken hafif esen rüzgar sebebiyle sigaranın bitiyorum diye çırpınan sesini duy. Sonra kalk yerinden bi, kaba yerinden sil sana bulaşan tozları. Yürü, hisset gecenin en güzel saatlerini ama dertlenerek. Orhan abi de gelsin seninle, ona sokaklarını göster. Bak Orhan abi diye başlayan her cümlenin sonunda işte öyle abi diye söylen başını öne eğip. Aç mısın diye yalandan sor ama cevap bekleme. Bir sucuklu salçalı ama içini değil dışını tuzlat muhakkak. Dön yine Orhan abiye hafif bir tebessüm fırlat ve o çok sevdiğin cümleyi yine bıkmadan söyle “İster zengin ol İster fukara, her yemekten sonra yak bi cigara” diyerek çıkar paketi ceketinin cebinden. Yak bir tane daha devam et dertlenmeye. Yorduk seni de Orhan abi sucuklu da yemedin zaten diyerek götür onu en sevdiğin rakısı ucuz mekana. Ortaya bir haydari, bir arnavut ciğeri, bol fava, biraz kavun, biraz peynir az da şakşuka söyle. Aslında Orhan abi Kalamar Tava da çok severim ama para bunlara yeter diye doldur kadehleri yarıya kadar. İki de buz süzülsün parmaklarından suyun en berrak yerine. Damlasını o en ucuz peçeteye sil. İlk yudumu yakar ama alışırsın Orhan abi derken şarkı bitsin. O kısık gözlerini aç, sokak lambasının etrafında dönen kelebeği gör. Ulan bi yudum alsaydık bari diye dertlen ve kalk şimdi hayalin en güzel yerinden…
Serzeniş…
Bir sıkımlık can, bir garip canı sıkılan adam. Bir içimlik sigarası, bir yarım dünden kalma soğuk kahve. Geçmiş ya da gelecek bekliyor ama gelmeyecek. Son otobüs saatleri, uzunca bir yolculuk, biraz kitap biraz manzara. Belki de bir tren yolunda anlamsız yürüyüş, sonu sahile çıksın, dalgası vagonun camlarına vursun. Bir patika az biraz çimen, çıplak ayaklar, ağzına kadar dolu bir matara, küçük bir hamak, tek ağaç. Biraz orman içi, bir nefeslik çadır, içe göçülen katlanan sandalye. Olmazsa biraz yayla evi, damı akan, dışarıda duran kıpkırmızı olan bir semaver, ince belli bardak bol şekerli açık çay. Bunca hayal, ben balkondayım, bir içimlik sigaram bitti, ikincisi otobüste, üçüncüsü vagonda ıslandı, cebimde ağız dolusu küfür, sokaktan gelen saçma bir şarkı, kulaklarımda The Do-Dust It Off, epey bi karanlık. Yarı ölü yan karakterler, başrolü olmayan bir yazı, yakını görmeyen bir yazar. Bunca uğraş, sıfır kalori…
Mektup…
Bir mektubun içindeyim azizim. Solum satırbaşı sonum noktamdan ibaret. Açılmamış onlarca kelimem var en saklı derinlerimde. Ne ben anlatacağım ne sen dinleyeceksin. Ama bir an gelecek pulum bile olmayacak üstümde. Ansızın döküleceğim bütün harfleri. Kusarcasına anlatacağım tek tek bütün dünyaya. Hiç konuşamayacak ama anlayacaksın azizim. Ceplerimden para yerine onlarca soru işareti vereceğim her nefes alan canlıya. Öyle yazdığım öykülerde bulamayacaksın hiç bir iz, hiç bir emare. Kalkma hemen sabret, otur, bekle. Bir gün diyorum bugün demiyorum azizim. Ama söz o mektup bir gün gelecek. Yapılan onca şeyi söz anlatacağım başı boş siyah defterime. Sesimi değil belki ama mısralarımda tuttuğum melodimi duyacaksın. Davul zurnayla değil ama kulaklara bir hoş gelecek bak söz. Ben mektubun kendisiyim azizim, noktasından virgülüne. Belki yazıları silik belki harfleri eksik. Ama ben kısa bir cümle değilim azizim. Uzun soluklu okuyacağın düşük bütçeli bir romandan ibaretim. Basılı değil kağıt parçalarım, Kuşe kağıtlı renkli gösterişli sayfalar değilim. Saman sarısı bir kağıdım ben. Kendi ırkından olan saman alevi ile yok olanlardan. Cümlelerim devrik duruşum değil azizim. Rüyaları suya anlatmayı öğrettiler bana ve bu yüzden ben şişe içinde bekleyen bir mektubum. Suya anlattım önce bütün olanları. Bir sahile vuracak saydam yüzeyim. Ve ben karşına tertemiz geleceğim…
Piç…
Düş kırıklarım var benim. Ağrıyor en içsel savaş verdiğim yerlerim…Elimdeki cigara yakıyor boğazımı, düğüm düğüm soluyorum tüm benliğime… Bedensel yalnızlığım var diyorum, durup dinlenmek için rapor bile vermiyorlar. Esnafların dükkanlarını kapattığı saatler de açıyorum gözlerimi… Gökyüzüne bakıyorum, olabilecek en uç noktaya, yıldız yok, bulut yok, ay yok… Koca bir boşluk, kocaman bir hiç. Ben ise olasılıksız bir piç… Gezindiğim cadde ışıkları bile selam almaz oldu, bende kırdım tüm lambaları. Her yer karanlık artık, her yer bataklık. Düş kırıklarım var benim diyorum düş kırıklarım. Kırık olsa duramazsın bakışlarına hakim tüm kalabalık. Yara bantları kalmamış ceplerinde hepsini kadehlerine yapıştırmışlar. Yaraya kadarmış dedikleri an buraya kadarmışı yapıştırıyorum çenelerine. Düşen ben kanayan ben kırılan ben. Bu ne biçim hayat bu ne boktan bir hikaye… Kopsun, savrulsun tüm saç tellerim kuş yuvalarına. Beyazdır ama sıcaktır, kumraldır ama kuraktır… Kursak da takılmış bir lokma hüzün, yutsam midem ağrır, kussam aç kalırım. Şekerim var benim, gelemem açlığa ben. Ama gel derseniz gelirim, varsa şarabınız alırım bir dal, yoksa cigaranızdan içerim bir yudum… Düşseniz kalkarsınız, düştüm kanıyor dizlerim, düştüm kalkamıyorum. Saati de kurmuştum üstelik….
Yancı…
Hüzünlerim bile yancı benim. Okeye dördüncü arar gibi yanlıyorlar bana. Bir avuç dolusu mutluluk bir de sakin kalabilen sessizliğim var benim. Bilmiyorlar… Cebimde son kalan üç beş kelime örtüsü. Bir bankın en sağ köşesindeyim şimdi, solumda yancılarım… Bilmiyorlar… Ağır gelir sancılarım. Oturduğum yerde sırtımda asılı kalan bir söğüt ağacı… Dalındaki salıncağın ipi kopuk. Uçurtma yapmış veletler… Ordan gelmiş kopuk uçurtma değimi. Turuncuya bırakmış ipin ucunu, yavaşça seğirtmekte. Hafiften bir esinti ensemde. Sonunda çiğsedim, oysaki terliyim… Ağır adımlarla kalktım olduğum yerden, kıyıya vurdu ayaklarım… Çiçekçi ablanın bana gelesi yok ama su satan çocuklar etrafımda… Oturdum kayalıklara, elimdeki suya baktım bir katık aradım yanına… Tam zamanıydı salçalı ekmeğin. Tam zamanıydı ayaklarımı sallandırmanın, tam zamanıydı yancıların. Seçeneklerim boldu ama ben elimde kalan avuç dolusu mutluluğu balıklara, cebimde kalan üç beş kelimeyi de martılara bıraktım… Bir kitapta okumuştum “Sağımda yalnızlık, solumda hayaller… Her ikiside lise terk…” Benim için mi yazılmıştı? Bilmiyorum…Yancılarım ağrıyor ve ben gidiyorum…
