Her şeyi bir nefeste anlatmak isterdim, gökte süzülen kırlangıca, okyanusun ortasında yüzen mürekkep balığına. Bir doğum sancısıydı sözlerim, tek nefeste de başaramazdım. Ama her şeyi göstermek istedim, hafızasında canlansın diye betimlemelerim nefesimi yettiremedim. Gecekonduydu naçizane bedenim, her seçimde başa getirdiklerimin yıkım kararlarıydım. Ah benim güzel Allah’ım burda da görünemedim. Bak şimdi istediğin gibiyim, yazarak susanınım. Keşke şimdi bir tren geçse yazımın en orta kısmından, duyulmasa hıçkırığım. İyisi mi sen beni müsait bir yerde indir sevgilim. Üzülmesin gözlerin. Oysa seni bir bayram arifesi gibi karşılardı dizelerim… Dedim ya her şeyi bir nefeste anlatmak isterdim. Yoksulluğumu, hüznümü, sevincimi, çocukluğumu. Geri de gidemeyiz ki şimdi, tek gidişlik seferlerim. Gökkuşağımı yıkadım az önce, kışlıkların arasına koydum. Hurcumun içinde ki eskimeye yüz tutmuş naftalin kokusu hecelerim. Beni bir ben bilirim, bir de sen! Değil mi Allah’ım… Uçurtmalar bıraktım gri gökyüzüme, kırmızısından beyazına, sarısından lacivertine. Olmadı gri yerlerimi silemedim. Devrik cümlelerin efendisi olmaktan başka bir şey beceremedi ellerim. Oysa çiçekler açtırmak isterdim her evin ucu açık balkonlarına. Yıldızlarla süslemek isterdim bütün pencere kenarlarını. Mor uğur böcekleri bırakmak isterdim her evin kırışmış bütün yastıklarına. Ah benim güzel dostlarım, ağır gelmesin size bedenim ceketimi alın yeter gerisini ben hallederim. Tedavülden kaldırılsın ismim. Tekdüze sohbetler de gelmesin yüzüm gözünüzün önüne. Mutlu bir kahvaltı sofrasında hatırlansın kötü esprilerim. Ama yine gülünmesin, sakın ha torpil geçilmesin. Dedim ya her şeyi anlatmak isterdim tek nefeste. Ne yazık ki bir nefes kalmıştı onu da ruhuma üfledim…
ömer faruk aydın
Katil…
Bir adliye koridorunda bıraktım, başımdan aşağı dökülen lal gecelerimi. Kollarım da sevdiklerinin izi kalmış jandarma erleri. Ne ile suçlandığımı soramamanın hemen ertesi günüydü. Gözlerimin kırmızılığından korkan insanlar topluluğu. Bilemezlerdi ki yeni yazdığım sayfayı yıkamıştım yaşlarımla, sayfalarımın katiliydim aslında. Tıknaz, çelimsiz bir mübaşirin ağzına hiç yakışmamıştı adım. İçeri götürdüler beni, hem de bir başıma. Sanık mıyım Tanık mı diyemedim. Herkes otururken ayakta bıraktılar beni. Nefeslenseydim biraz iyi gelirdi belkide. Çok uzun sürmedi karar vermeleri, onlar sordu ben sustum. Ben sustum, katip yazdı… Son kalan insanlardan uzaklaşmaktaydı bedenim. Daha geçen sabah buluttan çiçekler ekmiştim sarı lalelerin hemen yanına. Onlar kahvaltıma eşlik edeceklerdi ben ise güneşi batıracaktım balkonumun korkuluklarına. Şimdi parmaklıklardan oluşan bir odadayım. Ne bulutlarımı alabildim ne de sulayabildim laleleri. Çentiklerle boyanmış duvarlarda aradım cümlelerimi. Bilemedim yutkunduğum yerde olduklarını. Yağmurlar beni ayıplamasın diye, ağlamadım. Kiralık gölgeler edindim kendime, bazen beni, bazen seni, bazen bizi anlattım. Her şeyden yarım, hepsinden biraz eksik. Kiralıktılar, onlarda gittiler. Kalemim olsaydı eğer yeni bir alfabe oluştururdum, yutkunduklarım kırılırdı. Neyse ki kalemim yok, yine kimseyi kıramadım.
Melal…
Beni birinin görmesi gerek. Aslında bir güneşin yansımasından oluştuğumu, cebimde birikmiş yalnız kalan ıslıklarımı kendimle paylaştığımı… Beni birinin hatırlaması gerek. En karanlık gecelerde soğuğa bırakılmış derisi kopuk tenimi, bir tutam kalan ruhumun nasıl kırıldığını… Beni birinin anlaması gerek. Jönü olmadığım bu hayatta ezberi olmayan rolü neden oynadığımı, henüz çiçeği açmamış caddelerde neden yolların kesiştiğini… Bana birinin dokunması gerek. Dik duran omuzlarımın ardında bir yıkıntı olduğunu, ağlamanın dili, dini, ırkı olmadığını… Bana birinin sorması gerek. Binlerce kelimeden oluşan sarı sayfalarımda neden sustuğumu, yüzümde oluşan çatlaklarda kimlerin izi olduğunu… Bana birinin sarılması gerek. Kendime sarılmaktan yorulduğumu, aynalarda ki suretlerde teselli aradığımı, avuç içi kadar bir kalbin nasıl acıttığını…
Tecerrüt…
Merhaba Sevgili. Merak ediyorsundur şimdi neredeyim ne yapmaktayım. Gösteremem sana olduğum yeri, kolları kıvrık giydiğim kirli gömleğimi, ucu aşınmış siyah gibi duran kahverengi botlarımı. Ama bil ki yağmur yağmakta olduğum yere. Her bir damla bir melodi oluşturmakta. Gözümün önünden sadece sesini duyabildiğim bir balıkçı teknesi geçmekte. Kim bilir intihara meyilli kaç balık takılacak oltasına. İntiharlarını ya da sebeplerini bile hatırlayamayacak olmaları ne üzücü değil mi? Misina ucuna bağlı hayatlar. Evet çoğalttım sigarayı. Gerçi bu yağmur zorluyor içmemi, her üç dumanda bir yeniden yakmak zorunda kalıyorum. O da senin gibi inatçı. Burada olmalıydın şimdi. Baktığım yerlerde gezdirmeliydin gözlerini. Bende ki seni görmeliydin. Sahi sen nasılsın? Alışabildin mi sessizliğe, bastığım yerler hala sıcak mı? Üzülme sakın, müsade de etme. Duyuyor musun? Bir martı adını seslenmekte. Oysa senden daha bahsetmedim bile. Biliyorum hala içiyor musun diye sayıklıyorsundur şimdi. Beyaz leblebilerim hep cebimde. Her gülüşün aklıma geldiğinde tek tek cebimden eksilmekte. Gitmeliyim şimdi, kulağımda Tanju abinin Kadınımı çalarken gitmeliyim. Şimdilik Hoşça Kal Sevgili, Bir balık sırasını vermezse yine gelirim…
Cenin…
Elbette önce gökyüzüne bakacağım. Yüzünü hatırlatacak pürüzsüzlüğü. Gözlerim mavisinde gezecek. Başkaları buluta değiyorum sanacak oysa dudaklarında geziyor olacağım. Elbette gar istasyonuna varacağım. Her şehrin isimleri yankılanırken muavinlerin nefeslerinde, kulaklarıma hep adın gelecek. Her bir yol sana çıkacak yine. Sessiz geçeceğim pamuk tarlalarını. Oradasın sanacağım biliyorum. Bir hayalet bir gölge bir tebessüm. Elbette bir cam kenarım. Omuzun sanacak sol yanağım, cama yaslanacağım. Ne çiçek vermiş kiraz ağaçları, ne gövdesinde koşturan küçük sincaplar. Bir ayak izi hakim yeşiline. Ya sensin ya ben. Hangimiz önce geldik hangimiz yetişemedik bilemeyeceğim. Hiç tanımadığım bir şehre ineceğim. Seni estirecek lodoslar, sam yelleri. Her bir yüzde seni göreceğim. Her bir kapıyı sen açacaksın. Kimse bilmeyecek şehrin ismini. Kimse görmeyecek ne seni ne de zihnimi. Kapattım artık gözlerimi, mevsim hep bahar, kapattım artık dillerimi, şiirler hep sen, kapattım artık dizlerimi, şarkılar hep hicaz…
Vedia…
Dün az yürüdüm. Biraz caddeler de biraz güneş ışığında. Bakındım küçük çakıl taşlarının diplerine, ıslanmış durakların kirli camlarına, bıyıkları yeni terlemiş okul talebesinin ceketinin iç cebine, güne yeni uyanmış bir serçenin kanatlarının altına… Bugün ise dünden biraz fazla yürüdüm. Bir orman yoluna çıktı ayaklarım, karanlığa düşmüştü gün. Bakındım, dar yolun telefon direğinin arkasına, göle nazır müstakil bankın alt kısmına, yakamozun değdiği suyun ışıltısına, çimenin üstünde unutulmuş bir çantanın bozuk para kısmına… Yarın ertesi dünden çok daha fazla ama dünden biraz fazla yürüyeceğim. Sabahın ilk ışıklarını seçeceğim bu sefer, çiğ olacak tüm evlerin camları. Nefesim yettiği kadar yine bakınacağım. Henüz sabaha karşı sevişmiş 30larında bir kadının makyaj çantasına, birilerinin kaderini belirlemek için kapatılmış kahve bardağının içine, pazarcının tezgahında üşümüş bir mandalinanın kabuğuna, açmaya yüz tutmuş yedi verenin henüz açmamış goncasına… Belki bir rüzgar getirecek kokunu, belki de saç telin düşecek sararmış yanaklarıma. Bilmiyorum. Ama olurda seni bulursam eğer, tutmuş olduğum nefesi sana geri vereceğim…
Sor(Ma)…
Sorma hangi mevsimin hangi dalındayım. Yaprağım yeşillense, bir ayaz vurur çatlak gövdeme aşağı doğru salınmaktayım. Sorma hangi takvimin hangi yaprağındayım. Bu sefer ben yırtılıcam derken 29 Şubatın yokluğundayım. Sorma hangi coğrafyanın hangi tarlasına verilmiş adım. Kahverengi topraklarım nadasa bırakılmış, içim geçmiş yalnızım. Sorma hangi kitabın kaçıncı sayfasıyım. İlk boş sayfayım ben ne yazılsa razıyım. Sorma hangi devanın bilinen şifasıyım. Kelim ilacım yok ruhumun hastasıyım. Sorma hangi terzinin en değerli malıyım. Sırra kadem basmış hala bulunamayan Hint kumaşıyım. Sorma hangi müziğin hangi sanatçısıyım. Bir somun ekmek için, batan Titaniğin kemancısıyım. Sorma hangi yazarın en tutulan kitabıyım. Yazarı söylemeden bilinen okunmayan Tutunamayanlarım. Sorma Zeki abi ne hallerdeyim, inceden demlenmekteyim, zehir zemberek göğüs kafesimde az da olsa nefes alıp verememekteyim.
İcaz…
Bana bir şehir lazım Raif abi. Kimselerin olmadığı, yolu patika, ağaçları çam, meyvesi bodur… Bana küçük bir oda lazım Raif abi. Terliği kapıda duran, ocakta çayı, koltukta battaniyesi, soba üstünde mandalinası… Bana küçük bir balkon lazım Raif abi. İkindi güneşinin vurduğu, masası ahşap, taburesi çift, küllüğü boş… Bana bir çift göz lazım Raif abi. Aynasında gördüğüm, köşesinde izim, dikeninde dizim… Bana bir köpek lazım Raif abi. Benden hiç gitmeyen, ağzında salyası, üstümde tüyü, kulübesinde yastığı… Bana bir orman lazım Raif abi. Karşısında gölü, kırık masası, ıslak salıncağı… Bana bir omuz lazım Raif abi. Sorgu meleklerinin olmadığı, kelimelerin tükendiği, biraz nemlendiği… Bana bir el lazım Raif abi… İnsanlar depremi topraktan, enkazı taştan bilirler. Oysa kalpte başlar en büyük depremler ve enkaza dönüşüverir bütün bedenler… Artçılar önemsiz, artık sizde gidebilirsiniz…
NeOlduYani…
Ne oldu yani ruhun yaralanmışsa. O kadar mı zor geldi sana yaşadıkların, yaşattıkların? Ne oldu yani şarkının nakarat kısmında takılı kaldıysa dilin… Çok mu zor geldi ıslık ile geçiştirmek ya da o anda kapatmak gözlerini. Ne oldu yani Nisan ayı hala gelmediyse… Açtırsaydın ya balkonun bir köşesinde güneşe yüzünü dönen sarı sarı kır çiçeklerini. Tamam anlıyorum ama ne oldu yani iki kadehte sarhoş oluyorsan… Avazın mı çıkmıyor, naralarına mı yetmiyor nefesin hem belki de sorun insanların düz yürümesinde? Biliyorum ama ne oldu yani bir türlü ezberleyemediğin o en sevdiğin şiirin ortasında yırtıldıysa sarı sayfa… Başı sonu belli olmayan kelimelerini bir araya getirip sen tamamlasaydın ya en devrik cümlelerini… Seni de anlamaya çalışıyorum ama ne oldu yani atlar karıncalarını terk ettiyse… Elma şekerleri ekseydin ya bozkırın en ortasında yeşilin tam üstüne… Hem ne oldu yani yazının en güzel yerinde bittiyse ucu kaleminin… Tamamlasaydı ya okuyanlar zihinlerinde, belki atlı karıncalarda, belki balkonlarında, belki de buralarda bir yerde…
Ercü ||
Biz geldik Ercüment. Bu sefer tek değilim evet. Tanımazsın arkadaşları sen. Bu mahalleden değiller. Şu ileri de ağaçlıklı yolu hemen geçince düş sokağı var oranın sakinleri bunlar. Her ne kadar çok konuşmasalarda. Bizi görünce sarmaya başlamışsın hemen. O zaman al sen şu yetmişiki Türk lirasını, konuyu biliyorsun. Geçen bir gemi yanaşmış bizim bankın hemen önüne, sen gördün mü? Çok durmamış evet ama sen binip şehri terk edenleri gördün mü? Görmedin demek. Muallakta kalmış desene gitmek için yeltenenler. 3 Kişiyiz Ercüment sen bir tane sarmışsın. 3 misina var elimizde yani bize 3 mantar lazım ya da biraz bahane. İstersen gel diyeceğim de banka sığmaz bedenlerimiz. Gerçi düş sokağının güzide sakinleri ile kıramadık iki lafın belini. Üşüdünüz mü diyorum, ay ışıldar soğuk bedeninde diyorlar. İçim cız ediyor cümlelerinde, e ateş yakın diyorum, sevdan bir ateş diye cevap veriyorlar. Konu hep aşka geliyor. O sokakta oturmayı bu yüzden hakketmiyoruz işte Ercüment. Bilmiyoruz nasıl seveceğimizi, nedense söyleyemiyoruz sevdiğimizi. Onu bile esirgiyoruz sevdiklerimizden. Hoyratça mı seviyoruz bencilce mi? Bir küçük çapa tutuyor koca bir gemiyi. Bir küçük umuda bağlıyoruz bütün ümitleri. Siz ne diyorsunuz bu konu hakkında gençler. Vedalar doğru değil, sevgiler yalan değil mi? Demiştim sana Ercüment biz o sokakta oturmayı haketmiyoruz. Bak açık açık konuşuyorlar çocuklar. Bi de bize bak birazdan balıklara anlatacağım derdimi, tasamı, sevgimi, hüznümü. 7 Saniye sonra unutacaklar ve ben yine anlatacağım. Hiç sonunu getiremeyeceğim hikayemin ama olsun. Neyse Ercüment sırada bekleyen hastaların var. Senin mantarına aşıklar, aşıkların mantarına balıklar… Sen de Sağlıcakla kal…
