Mavi gemici şortu…

Korkak bir çocuk kadar hüzünlü bir şey yoktur bu dünyada. Karanlıktan korkar, sesten korkar, insanlardan korkar, hayattan korkar. Altında yatan onlarca sebep vardır ama anlatmaz o küçük çocuk. Gözlerinde görürsün matemi çok dikkatli bakarsan ya da görmezden gelirsin herkes gibi. Ama ne yasını silebilirsin ne de gözündeki yaşını. Bırakıp giderler bu çocuğu tek tek, arkalarına bile bakmadan giderler. Her gün çoğullaşır yalnızlığı. Bir zaman sonra kalabalık yalnızlığı vardır bu çocuğun, yanında hep bir sessiz çığlık barındırır. Duysun ister bir tarafı ama duyulmaması içinde son gücünü sarfeder. Üzülmesin ister ondan gidenler. Hiç gidemez çocuk, yürüyemez, adım atamaz, koşamaz… Her bir güneş ışığında farklı desen farklı koku barındırır. Her bir hatıra diğerini doğurur kasıklarında. Karanlıktan korkar çocuk karanlıktan. Işıksız bir dünyadan korkar, sessiz kalmaktan korkar. Aklının sesle dolmasını ister oyalar kendini ama korkar çok korkar. Ne bir çocuktur o 8 yaşında ne de bir delikanlıdır en bıçkın zamanında. Alınmış bir çocukluk, hapsedilmiş bir dünya, kötü insanlar. O küçük burnunda barındırır kendi kanını, kokusu gitmez. Bu yüzdendir boş kusmaları, bu yüzden ürkektir bakışları. Görmezden gelin bu küçük çocuğu, görürseniz gidersiniz, görmezseniz korkmaz, canı yanmaz. Küçük mavi gemici şortu, ince bacakları, beyaz tişörtü, avuç içi kadar mutluluğu. Yazıyı okuduysan sende gidebilirsin, ışıkları söndürme, kapıda açık kalsın.

Kompartıman…

Bir trenin kompartımanın da olmalıyım şimdi. Yanağım cama yaslanmalı, etrafta koşturan çocukları görmeliyim. El sallamalılar bana, ben ise onlara tebessüm etmeliyim. Çocuklar uğurlamalı beni, yalın ayaklı çocuklar. Aklı ermemeli hiçbirinin her bir gidişe. Bir kalem çıkartmalıyım ceketimin cebinden. Önümde duran boş kağıda giderayak üç beş birşeyler karalamalıyım. Özür dilemeliyim herkesten, herşeyden. Birazda olanlardan bahsetmeliyim, tüm sakladıklarımdan. Sandıktan çıkarmalıyım tüm sırlarımı. Ama yine de çocuklar uğurlamalı beni varacağım yere kadar. Şehirde ki tüm caddelere uğramalı bulunduğum kompartıman. Cadde cadde uğurlamalı yamalı kazaklı çocuklar. Cebimden üç beş uçurtmalar çıkarmalıyım. Hepsi birbirinden farklı renklerde uçurtmalar. Salıvermeliyim gökyüzüne, mavileri ellerimle boyamalıyım. Herkes uçurtmalara bakarken, ben gözlerini izlemeliyim. Baktığı yerlerde birşeyler bulmalı insanlar. Aradıklarını bulmalı varoluş sebeplerini anlamalılar. Anlatmalıyım hiç konuşmadan giderken. Satır aralarına işlemeliyim, kırmadan karaladıklarımı. Elimde tuttuğum kalemi artık kırmalıyım. Sayfalardan uçaklar yapmalıyım. Son ıslığım duyulmalı kompartımanın camından. Son tebessümü bırakmalıyım baktıkları yerlere. Pelerinin tozunu silip, yamalı gömleğime silmeliyim. İstenilen bir dünya da buluşmalı yalın ayaklı çocuklar, ben ise gittiğim yeri gelmeleri için hazırlamalıyım.

HAYAT & MEMET MESELESİ – Tanıtım

Dünyaya henüz gelmemişken başladı onu şanssızlığı. Tatsız tuzsuz bir sevişmenin meyvesi. Kalabalık ve birbirini sevmeyen insanlar topluluğu olan bir evde, kimse uyanmasın diye sessiz bir sevişmenin sonucu rahme düşüverdi çocuk. O rahimde anlamsızca ve herşeyden bi haber büyümeye çalışırken, onu istememeye başlamışlardı bile. Her yolu denedi annesi, aç kaldı, kendi canını yaktı, 2. kattaki balkonundan atladı. Ama çocuk inattı ve yağmurlu bir cumartesi sabahı günün ilk ışıkları ile beni siz getirdiyseniz sonuçlarına katlanacaksınız dercesine haykıra haykıra çıkageldi rahimden.  Oysa kahramanımızın henüz adı bile hazır değildi. Türlü türlü isimler koydular. Hepsi birbirine itiraz etti çok istiyorlarmış gibi. O ise küçük gözleri ile sadece onun görebildiği melekleri izliyordu. İsim savaşının galibi Annesiydi. Kimselere haber vermeden nüfus müdürlüğüne gidip isminin Mehmet olmasını istedi. Ama orada da bu küçük çocuğun şansı yaver gitmedi. Çalışanın tek bir hatası ile artık adında H harfi yoktu. İlkokul çağına geldiğinde de hayatında bir şey değişmedi. O kalabalık ailesinden göremediği ilgiyi, arkadaşlarından da görememişti. Önce adı ile dalga geçtiler, sonra yüzü ile ve artık tamamen içine kapanmıştı Memet.  Gününü sadece okulda ders dinleyerek ve sokakta oynayan çocukları izleyerek geçiriyordu. Ailesi bile bu hallerini gördükçe “İyice sünepe oldu bu çocuk” diyerek öteliyorlardı. Memet ise bu yaşına kadar ismine bir anlam arıyordu. Yoktu isminin bir anlamı. Günler geçen düşünmenin ardından ismine anlam vermişti. Kaybolan harf “Hayat” kelimesinin başlangıcı olan H harfiydi. O da ismine Hayatı elinden alınmış olan dedi. Artık Memet isminin de bir anlamı vardı. Lise çağına geldiğinde de boyu haricinde pek bir şey değişmemişti. Hiç arkadaş edinemediği için her zaman ki gibi yalnız takılıyordu. Korkak büyüdü Memet ne kimse ile kavga edebildi ne de sohbet. Hele karşısında bir kız var ise tamamen suskunluğa bürünüyordu. Uzaktan severdi Memet. Hiç kimseye açılamazdı. Kendi kendine aşık olur, kendi kendine acı çeker, bir hayal alır karşısına konuşurdu ve bir bakardı ki o uzaktan sevdiği, aşık olduğu kız bir başkasının elini tutuyor. İşte o zaman tamamen suskunlaşır, hayaliyle bile konuşamazdı. Sessizce ağlardı gecenin en kör saatlerinde, sokağın en kör köşesinde. Böylelikle en sevdiği vakit gece, en sevdiği ev ise sokaklardı. Yerden topladığı izmaritler ile başlamıştı o genç yaşında sigaraya. Herkes gibi bir arkadaşı başlatmamıştı. Ciğerine çektiği tüm dumanları bütün sokak lambalarına bırakıyordu. Doğduğu evi ihmal ettiği gibi okulunu ihmal etmiyordu Memet. Sabaha karşı evine geliyor, bir iki saatlik uykudan sonra okuluna gitmek için hazırlanıyordu. Bir iki parça kıyafet, üç beş tane tek renk çoraptan ibaretti kıyafetleri. Çirkindi Memet, bahtı gibi yüzü de çirkin bir çocuktu. Yavaştan bıyıkları terlemeye başlamış, sivilceler yüzüne farklı bir bakış açısı getirmişti. Artık yavaş yavaş lisede ki çocukların arasına karışmayı deniyordu. Kimisi her zaman ki gibi yüz vermiyor, kimisi ise onun durumunun farkında olup aralarına alıyordu. Memet’in hala doğduğu andan itibaren olan tek dileği devam ediyordu… Sevilmek. Birileri tarafından kalpten sevilmekten başka derdi yoktu Memet’in. Belki biri elini tutsa belki sarılsa tüm sancıları bitecekti. Belki yerden topladığı izmaritleri cebinden atacak, belki insanlardan artık gözlerini kaçırmayacak aksine en içine bakacaktı. Ama bilmediği bir şey vardı, sevilmek uğruna kendinden vazgeçecekti.  Artık kendi dahil 4 tane arkadaşı vardı ve hepsi kendi gibiydi.  Suskun, ürkek, ötekileştirilen. Bundan böyle gecelerine her akşam yoldaşlık edenleri vardı. Saatlerce gerçekleşmeyecek aşklarından bahseder, acıkınca tezgahlardan üç beş elma çalarak karınlarını doyururlardı. Bir parça da olsa mutluydu Memet. Hepsi o gece parkta otururken ayrılmama sözü verdiler birbirlerine ve hepsi parktaki 4 ağaca isimlerini kazıdılar. Memet, Ömer, Faruk, Aydın