Bir dilek tuttum geçen akşam üstü. Gün batımına yakın, sabahına uzak saatlerde. Üstelik küçük bir su birikintisinde. Ne yem taktığımı tam hatırlamıyorum ama dileğim de kendim gibi alelade. Beni merak etmiş turuncu Japon balıkları, içine kapanmış deniz yıldızları ve bir takım küstüm otları. Anlattım bazı ayrıntıları geçen akşam üstü. Gün batımından hemen sonra, ayın ışığı henüz ham halinde. Neler anlattım tam hatırlamıyorum ama hikayem hepsinin dilinde. Tüylerine aklar düşmüş eski bir dost yanaştı dizimin hemen dibine. Gün batımı terki diyar, genç yıldızların parladığı dilimlerde. Kokum burnunda takılı kalmış, keşke görseydiniz nasıl da nazende. Hiç belli etmedim ayrıntılarımı, turuncu Japon balıkları da anlatmadılar sağ olsunlar. Uzandık küstüm otlarının yanına, bir küçük gemi çağırdık hayalimizin tam ortasına. Eli belinde ağaçlar izlediler gidişimizi. Güvertesinde martılar, direğinde boy vermiş sarmaşıklar, dalgasında deniz yıldızlarımız. Kamara da toplanmış dost meclisi. Ercüler, Matildalar, Pirayeler. Eski dostum ise olası kelebeklerin yolunu gözlemekte. Kim tutuşturdu elime yasaklı kırmızı şarabı. Üstelik gökyüzü böyle güzelken ve ben uçsuz mavilerde sonsuzluğa bu kadar yakınken. Üç dilek hakkı bulunan adaya attık demirlerimizi. Oysa tek bir dilek dilemiştim daha geçen akşam üstü. Gün batımına yakın, sabahına uzak saatlerde. Ne yem taktığımı hala hatırlamıyorum ama gördüğün gibi o da benim gibi basit, sıradan, ölümlü ve alelade…
ömer faruk aydın
Susmak Ve Duymak…
Bir ney üflensin rüyalarınızda. Sessizliğe bürünsün bu gökyüzü, bu yıldızlar, bu ay, bu güneş ve bir kısım bulutlar. Uyanmayın sakın açmayın gözlerinizi. Bir Semazen dönsün nakış nakış işlenmiş, renksiz motiflerinizde. Bir ışık haznesinde belirsin yerden kalkan küçük sihirli toz parçaları. Ay ışığı onu, güneş motiflerinizi, yıldızlar raks etmekte. Bir ses yankılansın odanızın içerisinde “Nerdesin” desin. Doldursun yüreklerinizi sufiler Aşk ile. Hangi dünyadan geldikleri belli olmasın. Ama bir ses yankılansın karanlığın ardından “Nerdesin” desin. Uyanma sakın ey ruhu zayıf kalmış, yüzeyi et ile örtülü aciz beden. Uyanma ki aç kalmayasın, uyanma ki geç kalmayasın gideceklerin ardından. Semazen değildir başını döndüren korkma sakın. Beyaza boyansın sesler, sufiler, semazenler. Yattığınız yer incitmesin. Sonra bir ses gelsin yastığınızın hemen yanına “Nerdesin” desin. Ney sussun, Semazen kapansın, Ay çekilsin, Yıldızlar sönsün, Bulutlar uçsun aranızdan, doğursun Gökyüzünüz doğusundan. Ruhunuzun yeri başka, bedeniniz başka, uyan artık ey rüya sahibi Uyan Aşka…
Düşe Kurulan Saatler…
Gökyüzümü kapama
Bırak süzülsün penceremden içeri bembeyaz yassı bulutlarım
Küçük beyazlarını bıraksın ayak ucuma
Seyrelsin biraz sessiz yağmurlarım
Gökyüzümü kapama
Renk renk uçurtmalar uçuşsun en derin mavilerinde
Martılar geçsin yanı başlarından
Kulağına fısıldasın uzaklarda kalan gözlerimi
Gökyüzümü kapama
Bir gökkuşağı gibi uçsuz olsun nefesim
Bir melek eşlik etsin yıldızlarıma
Ardımda bıraktıklarıma bir dilek hakkı
Gökyüzümü kapama
Çünkü orada sen varsın
Benim beyaz meleğim, elinde uçurtması
Bense ışığı en az olan yıldız.
Kayıp gidersem dileğin kabul
Işığım sönmezse, seyrelmez yağmurlarım...
İptila…
Okumasanıza yazdıklarımı. Hanginizin hangi kelimeye ihtiyacı olabilir Allah aşkına. Depresifdir yazdıklarım ruhunuza iyi gelmeyebilir. Üstüne üstlük bir iki fazladan yük atılır şehirlerinize, omuzlarınız kaldırmayabilir. Okuyanlar silsin hafızalarından, yerine kuşları, böcekleri, ucu açık yeşil ormanlarını koysun. Sokak ışıklarım karanlığınıza yetmeyebilir. Hem salı pazarında küs kalmış, yazıları silik şiirlerimi ne yapacaksınız. Gittiği yeri incitir, geldiği yolları bozuk. Bir bakmışsınız sabahında kadehler, bir bakmışsınız bir sokak serserisi. Açmasanıza sayfalarımı. Rica ediyorum hanginizin aşka söyleyebilecekleri olabilir. Size ait olmayan birbirine benzer cümleler üretebilirsiniz de ödülünüz ayrılık olabilir. Yara alır görünmeyen yerleriniz, bağışlanmayı bekleyen organlarınız sizleri affetmeyebilir. Sonrasında tuzu yaraya basılmış bir kaç şişe tekila, çevrenizi saran onlarca sigaraya dayalı tütünü bozuk istila. Her biriniz bana benzeyebilirsiniz de bir “O” etmezsiniz… Kazayla suretine bakmayın lütfen sonrası hep iptila, hep iptila…
ÖmerFaruk…
Merhaba Tanrım.
Bugün sana Ömer Hayyam'ın 27 nolu rubaisinden sesleniyorum.
Az biraz benzesek de bir Ömer Hayyam değilim bunu da kabul ediyorum.
Hiç dökmedim merak etme ne içimi ne de bardaktakini.
Dökülmesin diye içtim bütün yazdıklarımı, bütün yazdıklarını.
Sonra bir tırtıl yazmışsın yoluma bucağıma, senden geldi diye besledim.
Vesile bildim kendimi kalktım da gönlümü eyledim.
Senin çiçek olsun diye gönderdiğin yapraklarımı sundum önüne.
Goncalarımı feda ettim onun kısacık ömrüne.
Uzundu kirpikleri koza yettiremedim.
Seyrettim durdum kabuğunu kimselere elletmedim.
Güneş vurdu durdu tenine.
Uzakta durdum da kalkıp gölge etmedim.
Bitti yapraklarım açtı kanatlarını.
Kurumuş tüm dallarım uçtu kanatlarını.
Ağaçlarla tanıştı da
Üstüme konduramadım.
Hoşça kal şimdi Tanrım.
Bugün sana Ömer Hayyam'ın 11 nolu rubaisi ile veda ediyorum.
ve bir Ömer Hayyam değilim bunu da kabul ediyorum.
Sahibi olduğun bu gökyüzünde
Bilmezler ki artık seninle seyrediyorum...
Ben, Keyfim Ve Kahyam…
Merhaba sevgili karalama günlükleri müdavimleri. Bugün hastaneden kaçışımızın ikinci günü. An itibari ile saat 03:21’i göstermekte ve biz rutubetli bir gecenin ortasında denize sürmekteyiz yelkenlilerimizi ve evet biz üç kişiyiz yine, ben, keyfim ve kahyam. sonuçta yüzyıllık yalnızlık benimkisi, bin yıllık bir öykü ve milattan kalma bir yazar. Belki de siz bu yazıyı okurken, öğlen vaktinin kavurucu sıcak saatlerinde elinizde saçma bir kahve kupası eşliğinde, belki bir göl karşısında belki de ofislerinizde bu anlamsız, kifayetsiz ve sonucu olmayan ulusa seslenişi okuyacaksınız. Ben ise sizin okuduğunuz o herhangi saat diliminde bir harnup ağacının altında, çimene yüz vermiş çıplak ayaklarımın değdiği ot tanelerine elimde ki bira eşliğinde, gece kremini sürmeyi unutmuş dolunaya karşı, bir erkeğin yaradılışından bahsediyor olacağım. Elma eğer ki ısırılmamış olsaydı belki burada da buluşamayacaktık sizinle. Neden ısırılmıştı? Neden acıyı seçmişti bir adam. Acıyı mı seviyorduk sahiden ya da aşkın kendisi olmayı biz mi seçmiştik? Peki ya hikaye nasıl gelişmişti? Adam” Bir parça kırıntım kalmıştı oysa sevgilim. Öyle bir geldin ki bana tüm kırıntılar sıcak somun ekmeğe büründü. Hiç üşenmedin bölüştün, ağzında ki poğaçayla ne de güzel gülmüştün. Hoş buldum demenin beden bulmuş haliydi. Resmedemedim sevgilim özür dilerim. Ama öyle güzel geldin ki sen bana. Köklerim filizlendi, can suyu oldun soluk kalmış ruhuma. Ben geldim diye çırpındı o küçük ellerin. Onları da resmedemedim sevgilim beni affet. Ama sen öyle masum geldin ki bana. Aslında dünyaya gelmemin bir sebebi olduğunu gösterdin. Hiç kıpırdamadan anlattı o sevdiğim gözlerin. Lanet olsun ki onları da resmedemedim sana yalvarırım affet beni sevgilim. Sana hiç teşekkür edemedim biliyorum. Bana geldiğin için, bana herşeyi hatırlattığın için, bana can verdiğin için, beni sevdiğin için, beni sana kabul ettiğin için, ellerimi boş çevirmediğin için, yüreğimi sana vermeme müsade ettiğin için binlerce kez teşekkür ederim sevgilim.” -Kadın “Hoşçakal”… Bir erkek binlerce kelime tüketip aşkını yine de anlatamasa da bir kadın tek bir kelime ile acı ile tanıştırabilirdi karşısındakini. Yani elmayı bir erkek ısırır, cennetten herkes kovulur. Belki sevdiği kadına bir hediye vermekti amacı belki de acıkmıştı sevdiği bilinmez. Bilinen tek şey şu anda kanatlarımızın bir kadın için kırıldığı. Peki burda harnup ağacının suçu ne? Ne diye konuyu açıp 3’ten 2’ye düşüp keyfimizi kaçırdık. Oysa aşk güzel şeydi. Acısı, tatlısı, yalnızlığı anlamsızlığı, aptallığı, gidişleri, gidemeyişleri… Bir kadın yalnız ölmeyebilir ama bir erkek yalnız ölmek için yaratılmıştı ve burda dediğim gibi harnup ağacının suçu yoktu. Kahyam bir bira daha getirmek istese de hastaneden kaçışımın ikinci gününde, aldandı kremini sürmeyi unutmuş dolunaya peşinden gitmişti. Yine ben kalmıştım otumla, çimenimle ve yine ben kalmıştım elimde ucu yenmiş bir kalemle. Ve sen sevgili karalama günlükleri müdavimi benimle aynı fikirde olmamakla beraber bu yazının ortasında bulabilirdin kendini ama yine de benim umurumda olmayabilirdi. Bana katılmak istiyorsan eğer kahyamı getir, sizinle beraber belki keyfimde gelebilir.
Salı Pazarı…
Bir salı pazarına saklandı bütün kelimelerim. Kahverengi bir kese kağıdında biriktirdiğim bir kaç özne bir kaç yüklem. Gölgeler koklayarak seçerken meyve sebzelerini, benim harflerim nergis kokuyordu. Mutluluktan bahsedeceklerdi oysa ama bir salı pazarında saklandı bütün kelimelerim. Ürkek, şaşkın ve buruktu çizgileri. Bir gölge çarptı omuzuma, saçıldılar yerlere. Kimileri tezgah altında kaldı, kimileri ayaklar altında can verdi. Bir salı sabahı tezgah altlarında kalanlarda pazarı göremediler. Şimdi nesnelerden dökülen koca bir damla gözyaşıyım ben. Renksiz, ruhsuz, tatsız. Geceler geçti üstümden, üstünden, üstümüzden ve sonra bir kitap cini geldi yanıma. Elinde kilitli bir sandık. Arta kalan kelimelerimi saçlarımla beraber sakladım içinde. Artık bütün harfler saçlarım, bütün hikayelerim ben kokacak. Anlatanlar ıslanacak, okuyanlar susacak..
Faili Meçhul Dizeler…
Yakalasın polisler beni. Faili meçhul bir sevdanın zanlısıyım ben. Üstüne üstlük sırra kadem basmış yazılarım var benim. Duvarlarınız da boya izlerim. Daha neyi bekliyorsunuz tutuklasanıza beni. Kanıt mı istiyorsunuz? Bakın hemen şurada duran kalemin üstünde parmak izlerim, bulamadığınız aşklardır size gösterebileceklerim. Devriyeler gezsin bütün sokaklarımda, arayıp bulsunlar beni. Zaten kime sorsalar gösterirler, martılı pencerelerin sahibiyim ben. Ihlamur sokak no-88, bahçemde ki solmuş hanımellerimin sebebiyim ben. Alın gezdirin beni şehirlerinizde, ibreti alem olsun son dizelerim, yüzümden dereler geçen ince küçük çizgilerim. Nöbetçi mahkemeler kurulsun adıma. Hakimi, savcısı, avukatı, bir iki de bürokratı. Yaz şimdi zabıt katibi yaz titremesin ellerin. Faili meçhul aşkların maktulüyüm ben…
Sonsuzluk Galası…
Düşünme kaybolursun. Kıyısına vurur sevdaların, ikiye bölünür saatlerin. Bir bakmışsın bir rüzgar geçmiş, zaman geçmiş, içinde kısılmış sesim. Düşümde kaybolursun. Sokağından göçüp gider baharın habercileri, gökyüzünde kelimelerimin izleri. Bir bakmışsın bir deli yağmur yağar avuçlarına, çok uzaklarda kısık kalmış gözlerim. Gülüşümde kaybolursun. Belki sen “bugün yine doludizgin, tarifsiz ve çerçevesizsindir.” Kime aşıksın bilemem ama yine de ne mutlu bana. Kim bilir belki yeniden doğar, yeniden koşarım sokaklarında. Belki yarın belki de yeniden karşılaşınca ve hatta belki burda belki de başka bir dünyada…
Bir Güvercinin Son Akşam Yemeği…
Bir akşamüstü alaca bir güvercin kondu penceremin kenarına. Uzunca süren pazarlığın ardından, bir avuç ekmek kırıntısına ikna ettim posta güvercini olmasını. Hikaye bu ya dilimizi de biliyordu. Keyfini çıkara çıkara meylederken ekmek kırıntılarına, ben ise adresini kazıyordum tüyü seyrek kanatlarına. Dar sokaklarını, önü caddeye, arkası mahalleye diye anlatıyordum bir bir. Defalarca geçtik planın üstünden. Az da olsa kelimelerimi karaladım küçük bir kağıt parçasına. Bir kaçını birleştirdiğinde beni, geneline baktığında seni çok özlediğimi görecektin. Zor da olsa bağladım sağ ayağına, mürekkebi siyah, kurdelesi kırmızı olan küçük kağıt parçasını. Gitmeden önce kaç kez tembihledim yangın merdiveninden sana gelmesini. Yoksa ne hacet seni görebilmesi. İki ay geçti güvercinden bir haber yok. Mahallenin serseri kedilerimi kestiler yollarını ya da alt komşuya mı bıraktı hepi topu üç beş kelimeyi. Ah benim alaca güvercinim yoksa seni de mi aşık etti kendine? Söylemedim sana dokuz canımı ona feda ettiğimi. Bilseydin eğer bakmazdın gözlerine. Şimdi benim kalbim, senin kanadın kırık…
