Senin eserinim ben. Halka açık bir müzayede de sergilenen. Üstelik parça parça satıyorlar bedenimi. Ellerim ayrı, gözlerim ayrı. Bir nevi organ bağışı gibi değil mi? Ayaklarımı 3 kutu deterjan karşılığında satın aldı bir apartman görevlisi. Yorulmuş ayakları merdivenleri inip çıkmaktan. Bilmiyor ki başka bir bedende de olsa sana geleceklerini. 2 Renkli fincan karşılığında satın aldı ellerimi zabıt katibi. Ah benim bezgin katibim, her mahkeme de bizden bahsedeceksin bilmiyorsun ki. Mahallenin görme engelli abisi bir çift terlik karşılığında satın aldı gözlerimi. Bundan sonra ki hayatında tek göreceği şeyin sen olacağını nereden bilebilirdi ki. Beni mutlu eden tek şey ise ortalama hayatının henüz ilk çeyreğinde olan bir kızın dudaklarımı satın almasıydı. Mahallenin abisi ile birlikte zabıt katibinin yazdıklarını çalıp, apartman görevlisini takip edeceklermiş. Satın aldığı dudaklarımın hakkını verip beni sana anlatacaklarmış. Görüyorsun işte senin eserinim ben. Uzuvları farklı hikayelerde olan ama sonu hep sana çıkan…
ömer faruk aydın
SokakÇocuğu…
Yolları dar, üstü başı kirli bir sokak evlat edindi çocuğu. Ahmakça yağan yağmur damlaları vuruyordu yüzüne. İçeride sarı ışıkları bulunan, çocukların top koşturduğu, aile bireylerinin çay kaşıklarını savurduğu o gösterişsiz evlerin çatısının altında saklanabildi yağmur damlalarından. Sokak tüm çatıları armağan etti. Korkmaması için yandı tüm sokak lambaları. Yorgun düşen bedenini bir banka bıraktı. Düşledi çocuk. Hiç tanımadığı annesi, İlk hayal kırıklığı, ilk aldatanı ve ilk terk edeniydi. Öyleyse sokak güzeldi. Üşümesin diye söğüt ağaçları kavradı çevresini. Ne bir rüzgar ne bir soğuk. Pazar artıkları, manav tezgahları, bayat ekmekler, sigara izmaritleri, kırmızı ışıklar. Sokağın tek mirasçısı. Denizlerin sahibi, gökyüzünün kardeşi, ağaçların ise büyümeyen tek çocuğu. Bir kedi eşliğinde düşledi çocuk. Sarı ışıklı gösterişsiz evleri. İlk vazgeçişti, ilk pes etmesi, ilk isyanı. Sessiz bir gün batımında uyudu çocuk. Zaten ses etkilemezdi onu ve bu onun kendince sihirli gücüydü. Her ses yeni bir düş, her ses yeni bir umut. Günler geçti, aylar geçti, yıllar geçti kirli ellerinin üzerinden. 40 Yıl sonra yalancı bir gün doğumunda uyandırıldı çocuk. Evler büyümüş, pazarcılar gitmiş, manavları kapanmıştı bir bir. Sayfalarca biriktirdiği ilk cümlelerini anlattı yalancı güneşin altında. Heyecandan terlemiş elleri, temizledi avuç içlerini. Ama çok uzun sürmedi karanlığın onu tekrar ele geçirmesi. Ağaçlar onu merak etmiş, gökyüzü kızmış, çok sevdiği denizleri ise ona küsmüştü. Kapadı gözlerini çocuk. Düşledi… Allah, Tanrı, Rab, Yaratan… İlk gelişi, ilk teslimiyet, ilk sorgu… Bir ses geldi ince uzun bir koridorun kıyısından “Ağlıyor musunuz”. 40’lı Yaşlarda olan, yarasının nerede olduğunu bilmeyen bir çocuğa sorulmayacak bir soruydu. Düşünün ortasında son kez açtı gözlerini çocuk ve boşluğa cevap verdi. “Acıyor…” Kapadı gözlerini sokak çocuğu. Düşlemeyi bıraktı…
Yedi…
Derin bir boşluğu var bu dünyanın. Serin bir rüzgarı var gecemi üşüten. Kat kat battaniye de atsam karanlığıma, ısınmıyor ellerim. Gizli bir kapısı var bir yerlerde. Henüz keşfedilmemiş. Ne bir yelkenli girebilmiş içeri ne de bir uçurtma bırakmış kendini. Hangi zili çalsam kimse karşılamıyor beni. Sessizliğe sahipmiş belli başlı yerleri. Kendi kendine büyüyen yasemenler, usulca yeşeren otlar, utanınca kızaran çiçeklere hakimmiş bitki örtüsü. Adresi dilimin ucunda da hiçbir yolcu götürmedi bir türlü beni. Rivayete göre yedi katmanı varmış bu dünyanın ve son kata eli kalem tutan bir adam inmiş. Bu yedi katmanı, yedi ayda toplam yedi adımla çıkarsa eğer tuttuğu kalem sihirli bir asaya dönüşecekmiş. İkiye bölemese de denizleri, sarıya boyayacakmış gökyüzünü. Mevsimler hep bahar, sokaklar hep çiçek…
Kadeh…
Tabak getirin bana azıcık kırıp dökeyim. Biraz ud çalsın kulaklarımda, az oynasın kızancıklar. Okuyanlar alkış tutsun burada yazılanlara. 2. Kadehi bir sokak çocuğum getirsin. Cebine doldurayım tüm bayram şekerlerini. 3. Kadehim geçsin elimin dibinden, Efe görsün Yunan kardeşlerim. 4. Kadehimde belirsin bütün dostlarım, “Yalnız içen yalnız ölür” desinler “bizsiz he” diyip yüzüme tükürsünler. Az biraz kavun tadı belirsin dudaklarımda. Yükselsin bütün oranlar. 5. Kadeh karanlıkta gelsin, seçemeyeyim Fedon’un nereden çıkacağını. Sigaranın tadını anlattırmayın bana ruhunu sevdiklerim. Kamu spotuyum ben. 6. Kadehi merak ediyorsunuz değil mi? Mikrofon elimde. Dilimde “Bir kızıl goncaya benzer dudağın.” 7. Kadehim de sen geldin yanıma ey sevgili. Öyle uzun uzun sustuk ki tüm buzları eridi şehrin. 8. Kadeh geldi sonra ama sen hala gitmedin. 9. Kadeh oldu biz hala suskun., Yüzüne dokunur gibiyim. Kaç kadeh oturduk bilmiyorum. Son kadehte belirdi Çağrı’m. “Seviyorum seni abi” dedi. Güldük hepimiz. Biraz yolluk, biraz yokluk ve biraz sustuklarımızı aldık yanımıza. Mekan kapanmış bizden sonra, iyi geceler dendiğinde anladım. Merak etme sevgilim, henüz seni anlatmadım…
İtiraf…
Bir yazıyla sevişilir mi? Ben seviştim. Aldatmaksa bu evet seni dün gece bir yazıyla aldattım. Tüm harflere dokundum sessizce. Hece hece buğulandı sayfalar. Hiç utanmadım bu sefer biliyor musun? Ellerim gezindi noktasından virgülüne. Makyajı aktı seslilerin. Gökyüzü kelimesi ile yattım önce. Sabahına güneşi doğurdu terlemiş avuç içlerime. Denizi buldum sonra, ıslandı zayıflamış hücrelerim. Dalgaları vurdu satır başlarına. İnanır mısın kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Yazının ince bilekleri kavradı omuzlarımı ve ben o ılık esen rüzgarı yakaladım dudaklarından. Öyle bir esti ki kıyafetsiz kaldı bütün arsız kelimeler. Kalın harflerle yazılmış şişko cümleler sardı bedenimi. Terim bulaştı ünsüzlerine. Son gücümü bir sigara kelimesine harcadım ve evet seni dün gece bir yazıyla aldattım. Üstelik bana ait olmayan ama bana ithaf edilen bir yazıydı. Uzun zamandır bendeydi ve ne mevsimler gördü, ilkbaharıydı, yazıydı, kışıydı.
Koku…
Baktın ki olmuyor gideceksin arkadaş. Ellerinde kalsın yüz karaları. Üstelik bir sigara yakacaksın ki hepsi kuş bakışı. Biraz başın dönecek kabul ediyorum. Aldırmayacaksın sana atılan gül şaraplarına. Hem almadık mı daha yeni pis dünyalarının kokusunu. Duvarları, toprakları, evleri, tenleri, hepsi ayrı ayrı kokmakta. Fesleğen kurtarmaz buraları. O yüzden kimse bilmeden gideceksin arkadaş. Ne bir vedası ne bir busesi. Üstelik bir sigara yakacaksın ki hepsi keyiften. Beyazlarını alacaksın bir tek yanına. Zifirileri bırak ince zarif boyunlarına. Daha yeni unutulmadık mı? Elin, tenin, yüzün, sesin, soluğun. Nesneler avutmaz artık buraları. Tam da bu yüzden gideceksin artık arkadaş. Bırak onlara kalsın yalancı ikindi güneşleri. Gökyüzünün sen olduğunu anlamayacaklar. Üstelik bir sigara yakacaksın ki ateşi saracak tüm sokak ışıklarını. Sen yine de üzülürsün biliyorum. Ama kalmasın aklın buralarda. Geride, anılar, yazılar, yarınlar ve bazen bir parçacık rüyalar…
M..Son…
Yasla başını omuzuma sevgili. Bak bir merdiven süzülüyor ayaklarımın altından. Rengarenk tüm basamakları. Görüyor musun bak boy vermiş kiraz ağaçlarımız. Çiçekler basmış bütün apartmanları. Sus sevgili söyleme bir şey, bırak ben anlatayım seninle olan saat kavramlarını. Yüzünden tebessüm eksilmesin bana yeter. Bak birazdan kalkar 10:45 balonu. Bir bakmışsın küçük bir kız çocuğunun bileğine takılır, teni güler, sana sarılır, beni anlatır. Elimi tutar mısın son kez, güneş yüzünü göstersin. Kaldırsın boyunlarını tüm sarı laleler, yalnız kalmasın papatyalarım. Peki ne demeli şu gökyüzüne, bize mi açmış beyaz perdelerini. Uçsuz bucaksız bir mavi. Yolunu kaybetmiş bir serçe sarhoş naralar atmakta. Zamanı geldi artık, paçaları kıvrılmış ayaklarımızın altından bırakmalıyız, kediye aşık olan pulları dökülmüş balığı. Bakma gözüme ey sevgili. Orada sadece sen varsın. Gökyüzüm sen, çiçeklerim sen, hikayem sen. Pulları dökülmüş balık yitip gitmekte…
Fanus…
Pulları dökülmüş bir balık var bu yazının içinde. Ah sersem balık yetmedi mi denizlerin yoksa bir kediye mi aşık oldun? Korktu mu sevdiğin, boy mu vermedin sularında? Mart ayında giderler bilmez misin? Herkes şaşkın bak senin yüzünden. Kalktın benim yazıma geldin. Söyle bana nedir benden dilediğin? Bir avuç su mudur istediğin? Süzgeçlerin kapanıyor görmez misin? Ah benim hafızası gidip gelenim, aklı kıt kuyruğu güzelim. Sıcak mı geldi tüyleri, neler anlattı sana dilleri? İçecek bir bardak suyum kaldı onu da sana vereyim. Bir başka sayfa da buluruz sonra sevdiğini sakın merak etme. Az bak şu satır sonundan, yüzünü son kez sevsinler. Okuyan okumayana söylesin kalkıp sana gelsinler. Gitme sakın benden, illa ben de mi küseyim? Hadi bak saat kaç oldu, az biraz nefes al ki ben de biraz dinleneyim…
Yetim…
İnanma sen anlattıklarıma. Dalgın ve kırgın ellerim. Bir bakmışsın kirli sepetime atmışım tüm hayallerimi, bir bakmışsın askıda kalmış bütün sayfalarım. Bazen iyi geliyor sevgilim. Kendime gülüyorum. Sonra Cemal Süreya geliyor yanı başıma. Elinde ince zarif bir kalem. Biliyor musun hiç konuşmuyoruz. Bir küçük kağıt parçasında gezdiriyor ellerini. Düşünsene yarın ölseymişim ömrümün sonuna kadar seni seviyor olacakmışım. Korkmuyor insan inan böyle düşününce. Başımı kaldırdığım da görüyorum gittiğini. Masada bırakmıyor bu sefer tek kalan harfini. Saat 12’yi vurduğu zaman Selda abla beliriyor kapıda. Elinde 2 hayali kadeh. Kendi söylüyor kendi ağlıyor. O söylüyor, sokak ışıklarım kapanıyor bir bir. Seni nasıl unutayım söyle. Söyle Selda abla. Elimdeki hayali kadehi içiyorum yudum yudum. Mahallemden geçiyor Didem Madak. Yolunda kuşlarıyla beraber. Aşağıdan haykırıyor yüzüme “Çiçekli şiirler yazmak istiyorum bayım”. Benimkileri de al diyorum, yetim kalmasın şiirlerim. Kuşlar taşısın kanatlarında. Gökyüzünden savursunlar. Bir tanesi kalsın yeşilimin üstünde. Hiç anlatmadığım olsun, hiç yazmadığım, hiç konuşmadığım. Dediğim gibi sevgilim, inanma sen anlattıklarıma. Yorgun ve yalnız kelimelerim. “Hala duruyorsa yeşil elbisen. Onu bir gün yalnız benim için giy. Saksında ki pembe karanfil geç değil. Ve bahçende yorgun bir düş görürsen” diye bitiriyor Selda abla yazdıklarımı. Hoşça Kal İki Gözüm, Hoşça Kal İki Gözümün Çiçeği…
Figüran…
Bir öykünün ortasından geçip giden figüranım ben. Odak noktanız çiçekli bir bahçedir belki ya da bir kavuşma enstantanesi gerçekleşiyordur gözlerinizde kimbilir. Ben ise bir köşeden sessizce geçmekteyim. Bir sigara bir ceket bir gölge. Bir tutam renkli balonlar yükselir ekranınızdan yukarı, başroller sarmaş dolaş, yüzlerinde yapay bir mutluluk. Figüranın derdi deniz, bir de küçük deniz atları. Bir bayat simitle kandırır martılarımı sanat yönetmeni. Süzülürler yanı başlarından. Başrollerin gözleri değer birbirine. Hepinizde dakikalık mutluluk. Figüranın derdi şişe içinde bir mektup, bir koyu yalnızlık. Çiçekçi ablam uzatır parasını bir türlü alamayacağı kırmızı gülünü, ekler bir iki kelime. Sahneden sonra yalnız kalan çiçek mahzun, henüz taze. Figüranın sırtı dönük bütün olan bitene, tek eli cebinde. Uzakta bir küçük gemi, bir büyük dalga, buzlanmış bir sigara dumanı eşliğinde. Esas oğlan eğilmiştir artık dizinin üstüne, ekranları kaplayan sahtekar bir ışık. Her bir ev evet demekte. Bir erkek deniz atı doğurmaktadır yavrularını, sancısı tüm maviliklerde. Figüran yoktur artık ekranda, görmemiştir öpüştüklerini. Ya denizinde ya da gemisinde. Bir küçük kulaç sesi. Martılar peşinde, Sezen-Küçüğüm dillerinde.
