Kül…

Havanın soğuğuna, gecenin ışığına bıraktım nefesimi… Solum gün geçtikçe uyuşmakta. Kar kaplamış arka bahçemi dönüp bakmıyorum bile. Öylesine sıkışmışlık, öylesine umursamaz… Matmazelin koşmaya, benim konuşmaya halim yok. Bıraktık öylece kendimizi. Ona bi soba bana bi mont… Ben susuyorum o dinliyor. Anlar mı bilinmez… Birileri ses veriyor tozun dumanın ardından, uzattığım eli görmezler. Uzattıkları elleri göz yaşlarıma değmez. Daha çok üşüyorum, bedenim henüz şubatın başlarında. Günlerdir çorak, günlerdir aç, günlerdir bitap. Yüzlerce melek toplanıyor, gökyüzünden süzülen yağmur damlaları altında. Kanatları kaplıyor memleketimi. Bir çocuğun tebessümünde beliriyor umut, bir annenin göz yaşında beliriyor çaresizlik. Orucun karşısında nasıl yemek yenmiyorsa geçmiyor boğazdan bir lokma… Ben tükenmez kalem sanırdım, tükenmez umutmuş, tükenmez canmış, tükenmez memleket sevdammış. Bir babanın içindeki yangından kül yediğini görüyor gözlerim… İlk defa görmemeyi diledim. Acıyor işte içim ama ben sadece susuyorum, matmazel dinliyor… Anlar mı bilinmez…

Yorum bırakın