Bir sonbahar arifesi şimdi. Biraz yorgun biraz solgun ağaç dalları. Günün yorgunluğunu atmakta balkon kenarından sarkan fesleğen. Sokağın köşesinden görünmekte gölgem. Üstümde ince ceketim, ellerim ceplerimde. Sokak ışığının tam altından geçmekte bir eylül yağmuru. Bu sefer dünya kendi halinde dönmekte, ben ise ağır çekim yürümekteyim. Hızlıca geçmekte yanımdan hangi ülkeden geldiği belli olmayan hafif bir esinti. Yerden kalkmaya çalışan tek yaprağı kalmış bir gazete sayfası. Kanadı kırılmış belli, alıyorum ceketimin iç cebine. Parke taşları biriktirmiş sokakları bitiriyor gölgem gecenin ilerleyen saatinde. Sokağın sonu denize çıkıyor. Aralarına küslük girmiş birbirine uzak olan banklar sıralanmış denizin diplerinde. Her birinin üstünde farklı isimler, farklı melodiler. Biz farklıyız diye bağırsalar da içten içe, üstünde oldukları şehrin belediyesi yazmakta. Yakamozu bol olan birini seçiyorum aralarından. Size göre sağına bana göre soluna oturuyorum. Gölgem kapatıyor belediye yazısını. Geriye sadece şehir kalıyor. Etrafı izliyorum sessizce. Birileri kağıttan gemisini bırakmış, birileri çekirdeğini, birileri çiçeklerini, birileri sohbetlerini, birileri anılarını. Uzakta bir yerde bir balıkçı teknesinin sesi gelmekte. Bir sokak kedisi izlemekte. Rastgele diyorum her ikisine, ikiside nasibini beklemekte. Kedi sağına dönüyor, ben baktığı yere... Elinde siyah poşeti, bedeni geliyor Ömer'in. Kediye tebessümünü, denize selamını verip oturuyor yanı başıma. Size göre sola bana göre sağıma oturuyor ve kaplıyor bedeni koca bir şehri. Gazete kağıdını çıkarıyorum cebimden ortamıza seriyorum. Poşetten bir peynir, iki çay bardağı... Nasibimize diyip kapatıyoruz bütün yakamozları. Birilerimiz rüyasını izlerken, biz kalan hayata değil giden anılarımıza bırakıyoruz soframızı... Elimizde sigaramız, dumanında ince bir sızı...
