Bak şu ızdarıbını sevdiğim sokağın hemen sonunda, yolun solunda kalır o küçük köhne ev. İçerisinde eli, yüzü, gözü, çizgili deftere benzeyen bir ihtiyar oturmakta. Biraz aksi, fazlasıyla somurtkan bu hayata. Kurşun geçiren ama güneş ışığı geçirmeyen cam kenarından kısık gözleri ile izlemekte yolun karşısını. Fırından çıkan dumanın kirliliğinden şikayetçi, sıcak ekmek sırasında bekleyen avucuna sıkıştırmış kağıt parası elinde olan çocuğun hatırına şikayetinden vazgeçmekte. Sabahın erken saatleri değil elbet, erken kalkmak onun işi değil, savmış sırasını herkesi başından savdığı gibi. Dumanın arasından, kandilleri nadir yanan iki minare gözükmekte. Tek ayağı aksak olsa da namazı aksatmamakta. Kösteklisinden takip etmekte olduğu zamana bakarak ve kapısını 3 kez kilitleyerek ayrılmakta sokağın solundaki o köhne evinden. Metrekaresi oldukça büyük ama içerisinde az serpiştirilmiş insanlar arasında farzlamakta namazını. Sünnete kaldığı nadir görülmüş, tesbihatta hiç bulunmamıştır. Zamanı tutamadığı gibi tuvaletini de tutamaz. İçeri girmek için 3 kez çevirdiği anahtara küfredip abdesti öncesinden bozar. Tutamadığı alışkanlıkları hızlı bir şekilde yerine getirip, tekrar oturur camının hemen dibine. Bu sefer de gözünü fırının yanında bulunan ayakkabı tamircisinin camekanına diker. Kulakları artık işitmese de çekiç sesini hayal ederek ritim tutar, güneşi batırır penceresinde. Kimsesi olmayan tek gözlü evinde, 32 ekranın içerisinde olan biteni seyrediyormuş gibi yaparak uyuyakalır, uyanmamak adına. Ne zamanı, ne tuvaletini, ne de gidenleri tutabilmiştir. Buluşamadığı her gün içindir asık yüzü, aksiliği. Neyse ki öğlen farzladığı namazının duası bu sefer tutar. Varlığından haberi olmayanların misafirperverliğini sevmemiş, köstekliye ihtiyaç duymadığı yerdedir artık. Etrafında sevdikleri, gökyüzünde kandiller…
