Yalnızlık nedir diye sormuştu birileri. Bir çocuğun küçük avuçlarında biriken misketler topluluğuydu yalnızlık, kırmızı plastik bir topun koltuk altında beklemesiydi. Yalnızlık bir tercih meselesi mi diye fısıldaşmalar oldu birilerinin aralarında. Çocuğun avuçlarından misketler döküldü, küçük bir tekme attı kırmızı plastik topa, geri gelmesini beklemedi. Peki dedi içlerinden en çelimsiz olanı, ne zamana kadar sürecek ki dedi. Saçılan misketlere baktık hep beraber, birbirinden güzel hiç eskimemiş renkler. Adım adım yürümüştü çocuk, ne gözü topa, ne de misketlere. Yalnızlık, yürümekti konuşmadan, başını hiç kaldırmadan. Sonsuzluk, yalnızlığa eş değer miydi? Çocuk büyümüştü bunca soruların ardından, henüz kaldırım taşları icat edilmemişti. Avuç içleri gibi terliydi seyrek bıyıkları. Boş ceplerinde elleri, teneke kola kutusunu mahalle mahalle tekmelemekti. Değmez miydi bu sokak ışıklarından düşen kar tanelerini seyretmeye. Yetenek diyebilir miyiz dedi çelimsiz. Düşen kar tanesinden gözünü almadan cevapladı çocuk, yalnızlık düşünmekti, düşlemekti tüm olabilecekleri, ülkenin her bir yerini hayal etmekti, sıcak bir iklim de bir elin parmağını geçmeyecek hayalperestlerdi, hiç açılamadığı kadına, hatırlayamayacağı şiirler söylemekti, notası belli olmayan şarkılar mırıldanmaktı. Yalnızlık büyük adamların işiydi, oysa yaşı henüz çocuktu. Kırmızının yanmasına yakın, son kar tanesine uzak.
