Yolları dar, üstü başı kirli bir sokak evlat edindi çocuğu. Ahmakça yağan yağmur damlaları vuruyordu yüzüne. İçeride sarı ışıkları bulunan, çocukların top koşturduğu, aile bireylerinin çay kaşıklarını savurduğu o gösterişsiz evlerin çatısının altında saklanabildi yağmur damlalarından. Sokak tüm çatıları armağan etti. Korkmaması için yandı tüm sokak lambaları. Yorgun düşen bedenini bir banka bıraktı. Düşledi çocuk. Hiç tanımadığı annesi, İlk hayal kırıklığı, ilk aldatanı ve ilk terk edeniydi. Öyleyse sokak güzeldi. Üşümesin diye söğüt ağaçları kavradı çevresini. Ne bir rüzgar ne bir soğuk. Pazar artıkları, manav tezgahları, bayat ekmekler, sigara izmaritleri, kırmızı ışıklar. Sokağın tek mirasçısı. Denizlerin sahibi, gökyüzünün kardeşi, ağaçların ise büyümeyen tek çocuğu. Bir kedi eşliğinde düşledi çocuk. Sarı ışıklı gösterişsiz evleri. İlk vazgeçişti, ilk pes etmesi, ilk isyanı. Sessiz bir gün batımında uyudu çocuk. Zaten ses etkilemezdi onu ve bu onun kendince sihirli gücüydü. Her ses yeni bir düş, her ses yeni bir umut. Günler geçti, aylar geçti, yıllar geçti kirli ellerinin üzerinden. 40 Yıl sonra yalancı bir gün doğumunda uyandırıldı çocuk. Evler büyümüş, pazarcılar gitmiş, manavları kapanmıştı bir bir. Sayfalarca biriktirdiği ilk cümlelerini anlattı yalancı güneşin altında. Heyecandan terlemiş elleri, temizledi avuç içlerini. Ama çok uzun sürmedi karanlığın onu tekrar ele geçirmesi. Ağaçlar onu merak etmiş, gökyüzü kızmış, çok sevdiği denizleri ise ona küsmüştü. Kapadı gözlerini çocuk. Düşledi… Allah, Tanrı, Rab, Yaratan… İlk gelişi, ilk teslimiyet, ilk sorgu… Bir ses geldi ince uzun bir koridorun kıyısından “Ağlıyor musunuz”. 40’lı Yaşlarda olan, yarasının nerede olduğunu bilmeyen bir çocuğa sorulmayacak bir soruydu. Düşünün ortasında son kez açtı gözlerini çocuk ve boşluğa cevap verdi. “Acıyor…” Kapadı gözlerini sokak çocuğu. Düşlemeyi bıraktı…
