Adam terlemiş beyaz gömleğinin düğmelerini çözüyordu. Bir küçük mum, ne yana yanacağını bilemiyor, bir sağa bir sola savruluyor şahitlik ediyordu olana bitene. Kadın, sırtından beline kadar uzanan siyah elbisesinin fermuarını titreyen elleriyle açmaya çalışıyor odanın perdelerinin açık olmasına aldırmıyordu. Perde köşesine çekilmiş, hafif açık camdan esen rüzgara bırakmıştı kendini. Adam pencereye, kadın muma çevirdi yüzünü. Karşı karşıya kalmışlardı artık. Adam kendine 2 buzlu bir viski, kadın ise kendine gül şarabı seçmişti. Eskimeye yüz tutmuş çıplak bedenlerinden süzülüyordu küçük ter damlacıkları. Kadın beyaz tenini cama, adam siyah tenini muma yaklaştırdı yavaşça. Ellerinde ki kadehler bitene kadar izlediler birbirlerini. Kadın camın buğusunu sildi sessizce. Yerden yaklaşık 8 metre yükseklikteydiler ve aralarında sadece küçük bir çıkmaz sokak vardı. Bir araba yanaştı ikisinin ortasına. Camı yarı açık arabada çalan şarkı “Masculinity – Lucky Love” yerden tam 8 metre yükseğe çıkabilmişti nihayet. Ellerinde ki içkileri tükettikleri gibi şarkıyı da tükettiler. Kadın perdeyi çekti, adam mumu söndürdü. Terli vücutlarını yatağa, aşklarını birbirlerine bulaştırdılar. Belki bir sabah aynı yatakta uyanacaklardı ama şimdilik uyumayı seçtiler. Ayrı dünyalarda Hoşça Kaldılar.
Yazar: mrfrkydn
Hasbelkader…
Gel uzan az bu yazının en ortasına sayın okur. Bir sahil kasabasında olduğunu düşün, kumsalında yanan ateşin biraz uzağında biraz çıtırtısında. Bırak kimseleri hayal etme bu seferlik yanında. Hem yıldızlar neyimize yetmiyor değil mi? Çekinme uzan melodisi yok bu kasabanın, ne elinde gitarla gezen birini göreceksin ne de Akdeniz akşamı ezgilerini. Melodimiz biraz dalga, biraz çıtırtı. Bak birazdan bir esinti değecek yalın ayaklarımıza, tanıdık gelecek ılıman dokunuşları. İncitmeden, kırmadan, dökmeden hatırlatacak hafızamızda küçük bir kırıntı. Bir kumsal da başlayan bu yazıya özlediğin o tarihte devam edeceğiz. Hala masum kalacak bıraktıklarımız ve hala bıraktığın gibi kalacak o içten gülümsemelerin. En yakın arkadaşınla tanıştıracaksın belki de beni ya da en sevdiğin pazar kahvaltısında. Ya çekirdek ailenin kurmuş olduğu sofra da bir bardak çay uzatacak ya da bir okulun kantinin de simidini paylaşacaksın benimle. En yalın hikayelerin hiç anlatılmamış gibi olacak, heyecanını yüzünde görmeme müsade edeceksin. Ben yazıma davet etmişken sen hayaline misafir edeceksin. Koluma gir lütfen sayın okur, ilk zaman yolculuğu başınızı döndürebilir. Elinizde ki kitapları taşımama müsade edin lütfen. Demek eviniz burası, kocaman hayallerinizi, acınızı, neşenizi taşıdığınız o küçük odadayız galiba şimdi. Kıyafetler yerli yerinde değil mi ? Uğur getirdiğine inandığınız o küçük eşya kaybolmamış demek ki, almayı unutmuşsunuz. Sıkıca tutun şimdi onu elinizde, yanınızda getirmenize müsade edeceğim. Ben mi eşlik ettim size yoksa siz mi davete icabet ettiniz bilemedim. Ateşi sönmüş sahilin, serin olur şimdi buralar. Artık gitseniz iyi olur sayın okur, ben de biraz taş sektirip çıkarım bu yazıdan. Belki başka bir zaman başka bir yazıda…
Deli…
Bir direksiyon teslim edin ellerime. Önce kendi mahallemde gezeyim. Müziğiniz eşlik etsin ardımda bıraktığım gölgeme. Seslenmeyin, seslemeyin, ses etmeyin az biraz güneşi takip edeyim… Issızdır sizin coğrafyanız, takıntılısınızdır da bayım, azıcık çekilin yanınızdan geçeyim. Çöpte bırakın eskimiş parkanızı, kışınızı ziyaret edeyim. Kendi mahallemden çıkıp semtinize geleyim. Ne ben sizi tanırım ne de siz cümlelerimi. İzin verin küçük hanım az kendimi ifade edeyim. Geldiğim yerden bahsetmek isterdim elbet ama alfabenin ortalarındayım, siz ise başında. Bağırsam çeneme yazık, kulak verseniz kulunç oluşur narin boynunuzda. O yüzden siz hayal edin anlatamadıklarımı, kahvenize eşlik etsin. Süpürge sapını müsaadenizle çalıyorum, semtten çıkmalıyım. Başka şehirler, aynı sokaklar, farklı hikayeler. Artık elimde direksiyonum, sırtımda yamalı bir parka, aracım süpürge sapım. Sizi nasıl bulabileceğimi biliyorum. Bir kuyuya taş atarım siz gelirsiniz, çıkarmakla uğraşacağınıza açık iki şekerli çayıma eşlik edersiniz. Tanısanız belki beni, eminim siz de seversiniz…
Simetri…
Radyo da bir iki tüttürmelik bir şarkı. Gün en aydınlık ve en sessiz diliminde. Bir tanıdık serinlik, bir tanıdık koku… Uzaklarda açan bir yasemen. Baktığım yeri görmelisin. Bir kaç arşın ötede derme çatma kulübe. Verandasın da iki karton bardakta kendini soğumaya bırakmış kahve. Her yer alabildiğine yeşil. Tek göz odadan içeri süzülmekte gün ışığı. Yaprakların hışırtısından başka bir ses bulunmamakta. Çimenlerin dansını görebiliyor musun şimdi? Büyümüşler boylu boyunca. Tek gözüne sığdırdığı tek kişilik yatağın hemen dibinde asılı kalmış tozlu çerçeve. 1 masa etrafında 2 boş sandalye, gökyüzü yıldızlı. Kahveleri resimden biri çıkarmışsa dışarı… Kurumuş yaprakta bir ayak sesi. Sakın ses yapmayın, bırakın girsin içeri. Soğumuş kahveden bir yudum alsın önce. Verandasına yayılsın hayalleri. Uzaktan gelmiş olmalı soluğundan belli. Güneş saçlarından, birileri hayatından çalmış. Büyüyen ot tanelerini izledikten hemen sonra içeri adımını atmakta. Simetrisi bozulmuş çerçeve de elleri. Değdiği yerleri terk ediyor toz taneleri. Esinti takip ediyor, zarif, narin tenini. Ses etmeyin lütfen, ilk gelişi değil belli. Demek buradan geliyor perili evin ismi… Masada ki iki boş sandalyeden birine, elinde soğuk kahvesi ile oturuyor. Yıldızlar emrine amade. Gün batımı geçiyor üstünden, otlar uykuya bırakıyor yeşillerini, radyo da küçük bir cızırtı, dışarı da ikinci bir ayak sesi…
Adios…
Madem ki buraya kadar bana eşlik ettiniz, izin verin sizi bir İspanyol meyhanesine götüreyim. Koluma girin lütfen yabancılık çekmeyin. Sarkıta dikkat edin, biraz uzun ve parlaklar. Bakmayın sandalyelerin ahşap olmasına, az zaman sonra inanın rahat gelecekler. Lütfen şöyle buyurun, sahneye biraz yakın olalım. Dans eden kızdan gözünüzü alamadınız belli. Adı Marelu, henüz 22sinde ve gözleri de bu körkütük dünyayı görmemekte. Dans ederek iletişim kurar bu dünyayla. Dilediğiniz bir şarkı varsa iletebilirim ama yoksa müsaadenizle ben isteyeceğim. “Ola Meralu – Yo me estoy enamorando”. Şu karşıda alkış tutan 60larında, emekliliğin tadını çıkaran Fuat abi ya da bilinen adıyla Sanchez. Her akşam üstü eve gitmeden önce uğrar muhakkak. Gücünün yettiğince içer, sonra sessizce evin yolunu tutar. Burada kim ne için olur ya da ne için içer bilemem. Peki siz? Siz neden geldiniz buralara. Kaleme özlem? Sevdiğinize? Gideninize? Hikayenize? Üst üste sordum değil mi? Kusuruma bakmayın lütfen. O zaman gelişinize kaldıralım kadehleri. İlk yudumlar Sevdiğinize gelsin. Sonrası hayal zaten. Bakın hemen sağınızda 44ünde Ricardo, inanın gerçek adını bizler unuttuk. Bildiğimiz şey Marelu’ya sırılsıklam aşık. Aralarında ki yaş farkına takılmakta bu meyhanenin dışındakiler. Telaş etmeyin lütfen içeride kaldığınız sürece bir sıkıntı yok. İkincileri alalım en iyisi, gerginliğimizi alır. Peki bu sefer neye kaldıralım kadehleri? Dilerseniz gidenlerinize? Ama yaşınızla, ama izinizle. Üçüncüsü zaten anılar. Sahi sizi buraya kadar getiren neydi? Bir, iki kadeh mi? Yoksa beni mi merak ettiniz? Söylemeyeceksiniz ama olsun. Buradaki herkes halinden memnun, tıpkı bizim gibi. O yüzden konuşmadan devam edebilirsiniz. Yüzünüzde ki tebessümü görmeyeli kim bilir kaç yıl oldu değil mi? Eksik etmediğiniz için teşekkürler. Sizi evinize bırakmama müsade edin lütfen. 3.leri yolda atarız. 4.sü zaten sarhoşluk. Hangimiz ayık ki değil mi? Ceketim üstünüzde kalabilir. Adios Maria ve diğerleri. Ne de olsa gören o giden bizleriz.
Cık…
Gel bi de bana sor bakalım. Nasıl kırmışım o asfaltları da patikaya çevirmişim. Sağına soluna börtü böcekler atmışım da etrafında bodur ağaçlar yetiştirmişim. Gel bi de bana sor bakalım. Hangi elim ile silmişim gri bulutları, altlarında gizli gizli maviler biriktirmişim. Martılar, kırlangıçlar uçurtmuşumda, gökkuşağını özgür bırakmışım. Gel bi de bana sor bakalım. Yosun tutmuş limanımda nasıl taş sektirmişim. Hangi ara balon balıklarını şişirmişim de nefesimize denizi yerleştirmişim. Gel bi de bana sor bakalım. Kalemi elime nasıl almışım. Beyaz bir sayfaya gelene kadar kaç uçak yapmışım da hikayemi güzelleştirmişim. Gel bi de bana sor bakalım. Usanmadan nasıl cevap vermişim. Hayatlara anlamlar katmak için hangi dereden su getirmişimde yazımın sonuna gelmişim. Gel bi de bana sorma artık. Oku azıcık, sonrası gez göz arpacık…
Dissosiyatif…
Yine beni sevmek kolay mı sanıyorsun? Nasıl affedeceğim bana yaptıklarımı. Çelimsiz yürümelerimi, sarhoş naralarımı… Yine bana bakmak kolay mı sanıyorsun? Hangi yüzle kalkıp da yüz yüze geleceğim. Nasıl açıklayacağım kırdığım, incittiğim gecelerimi… Yine bana dokunmak kolay mı sanıyorsun? Kalem yerine, sigara gezdirdiğim parmaklarım kırılmışlardır en orta yerinden. Süklüm püklüm saklamışlardır çizgilerini… Yine bana anlatmak kolay mı sanıyorsun? Neresinden başlayacağım, hangi tarihe sığdıracağım yatsıda sönen mumumu… Karanlıkta kalmıştır, ürkmüştür dilleri… Yine beni görmek kolay mı sanıyorsun? Hangi cam kenarında oturmuşumdur kimbilir. Kaç kilometrelik hasretten gelmiştir, utanır sarılamaz bedeni… Yine bana gelmek kolay mı sanıyorsun? Hangi kahvaltı sofrasında kalmıştır aklı, çileğin mevsimi geçmiş. Acıkmışsa da gururludur, söyleyemez orucunu bozduğunu… Yine bana yazmak kolay mı sanıyorsun? Kırmıştır kalemi orta yerinden, kesmiştir fermanını hayallerinin. Hükmü verilmiş bir hikayenin başına geçmek, celladı olmak yazdıklarının…
Köstekli…
Bak şu ızdarıbını sevdiğim sokağın hemen sonunda, yolun solunda kalır o küçük köhne ev. İçerisinde eli, yüzü, gözü, çizgili deftere benzeyen bir ihtiyar oturmakta. Biraz aksi, fazlasıyla somurtkan bu hayata. Kurşun geçiren ama güneş ışığı geçirmeyen cam kenarından kısık gözleri ile izlemekte yolun karşısını. Fırından çıkan dumanın kirliliğinden şikayetçi, sıcak ekmek sırasında bekleyen avucuna sıkıştırmış kağıt parası elinde olan çocuğun hatırına şikayetinden vazgeçmekte. Sabahın erken saatleri değil elbet, erken kalkmak onun işi değil, savmış sırasını herkesi başından savdığı gibi. Dumanın arasından, kandilleri nadir yanan iki minare gözükmekte. Tek ayağı aksak olsa da namazı aksatmamakta. Kösteklisinden takip etmekte olduğu zamana bakarak ve kapısını 3 kez kilitleyerek ayrılmakta sokağın solundaki o köhne evinden. Metrekaresi oldukça büyük ama içerisinde az serpiştirilmiş insanlar arasında farzlamakta namazını. Sünnete kaldığı nadir görülmüş, tesbihatta hiç bulunmamıştır. Zamanı tutamadığı gibi tuvaletini de tutamaz. İçeri girmek için 3 kez çevirdiği anahtara küfredip abdesti öncesinden bozar. Tutamadığı alışkanlıkları hızlı bir şekilde yerine getirip, tekrar oturur camının hemen dibine. Bu sefer de gözünü fırının yanında bulunan ayakkabı tamircisinin camekanına diker. Kulakları artık işitmese de çekiç sesini hayal ederek ritim tutar, güneşi batırır penceresinde. Kimsesi olmayan tek gözlü evinde, 32 ekranın içerisinde olan biteni seyrediyormuş gibi yaparak uyuyakalır, uyanmamak adına. Ne zamanı, ne tuvaletini, ne de gidenleri tutabilmiştir. Buluşamadığı her gün içindir asık yüzü, aksiliği. Neyse ki öğlen farzladığı namazının duası bu sefer tutar. Varlığından haberi olmayanların misafirperverliğini sevmemiş, köstekliye ihtiyaç duymadığı yerdedir artık. Etrafında sevdikleri, gökyüzünde kandiller…
Cereyan…
Bırak sen bütün olanları, senden ne haber? Hala soğuk mu mevsimlerin? Bitmedi mi yalnızlık ağrıların? Eksik etme kendinden gidenleri. Vazgeçme iyiliğinden, ödün verme üstü kalsınlara… Evet haklısın elbet, bir takım olağan dışı insanlardan gelecek bütün hüzünlerin. Elleri boş olmayacak yürekleri kadar… Ama olsun sen dertlenme, sonra sıtmalı gecelerin, üstü açık yatmaların, sabaha kalkamamaların… 24’e sığmayacak anlatacakların biliyorum. Susmayı da beceremezsin sen şimdi. İyisi mi bir kağıda yazalım olanı biteni. Sonrasında tütün dökeriz içine, ıslatırız yazılanları… Bir solukla kalabalıklaşır, son nefes de yalnızlaşırız tekrar. Devir daim meselesi, sen benden daha iyi bilirsin. Giriş, gelişmeyi az çok tahmin ederiz de sonuç ne olur onu kestiremeyiz. Bölünür müyüz? Çarpılır mıyız? Kim bizden ne kadar çıkar, kaça toplanırız bilemeyiz. İyisi mi az biraz daha dönmeli yatakta, ertelenmeli kurulan bütün saatler. Güneş girmesin doktor bilmesin evin yolunu. Belki bir kedi mırıltısı, belki dışarıdan gelen bir serçenin sesine açarız günümüzü kimbilir. Sen boşver hangi aydaymışız, takvim yaprağı hangi yılı gösteriyormuş. Zaman denilen döngünün içine sıkışıp kalmışız işte. Bilirsin bilirim, ağızda kalan bu yarım gülmeleri. Tamamlanamamış onlarca tebessüm onlarca emare… İyisimi üstünkörü kalsın odanın bir köşesinde birikmişlikler. Kumbaranın altı kırık, cebin teki delik, içimizde bir yerler kırık… Örttüysem üstümü iyi geceler, yok örtmediysem eğer camı kapat öyle git cereyan yapıyor…
Anarşist…
Üç beş kelimelik cümleler bırakmalı bu yeryüzüne. Sıralardan başlayıp duvarlarda son bulmalı. Her kelimeyi farklı sıralara yerleştirip başka bir anlam çıkarmalı ama üç beş kelimelik cümleler bırakmalı yolun en ortasına. Kenarından, köşelerinden sarkmalı ot taneleri, renk vermeli her bir harfe. Yine de üç beş kelimelik cümleler bırakmalı sahilin en yalnız bankının sırt bölümüne. Kıyısından köpürtmeli dalgası… Birileri seslenmeli cümlelerin ardından “Sıraya geçin ıslanmayın” diye. Her nedense üç beş kelimelik cümleler bırakmalı ülkemin her bir köşesine… Her mevsimi bırakmalı noktasına, virgülüne. Adımızı anarşiste çıkarmalı… Korkmadan üç beş kelimelik cümleler bırakmalı dağına, taşına, toprağına… “Üçün beşin lafımı olur aramızda” demeli her okuyan. Kalemimden kıvrılan her bir harf bir bedene dönüşmeli. Gidecekleri yerler uzak olmalı. İhtiyacı olana bir kelime, ihtiyaç halinde bir cümle. Dozunda kullanılmalı, reçetesiz satılmalı…
