Beni göremezsen üzülme.
Saçlarımın değdiği yastığa dokun
Yüzümü kuruladığım havluya
Dudaklarımın değdiği fincana
Beni duyamazsan üzülme.
Mırıldandığım şarkıyı söyle
Bir kuşun cıvıltısını dinle
Bir sıcak esinti girsin teninden içeri
Beni bulamazsan üzülme.
Yürüdüğüm caddelerde gezin
Bir tahta masaya dokunsun elin
Bir çiçekte doğur beni
Sesim yankılansın bir martının dilinin ucunda
Gölgem belirsin tüm sokak ışıklarında
Nefesim sarsın tüm dip köşelerini
Ah benim pencere önü çiçeğim
Varlığında öldür
Yokluğumda yaşat beni
Ama sen sakın üzülme…
Yazar: mrfrkydn
Bilinmezlik…
Hoşgeldin yalnızlığım. Bu sefer çok beklettin beni. Özledim mi seni? Bilmiyorum… Ama bu sefer uzun sürdü kavuşmamız. Hayır kucaklamayacağım seni. Hatırlıyor musun en son benden giderken ne dediğini? “Sadece kendin için yaşa”. Denemedim mi sanıyorsun. Önce bir yeşil ot için yaşadım. Her gün sular biriktirdim damarlarında. Uzadı, büyüdü, serpildi. Kalabalığa karışınca bıraktı beni. Sonra bir küçük nehir için yaşamak istedim. Yoluna çıkan tüm engelleri aşsın diye parçaladım bütün dağları. Her gün avuç avuç toprak eşeledim de denize karışınca bıraktı beni. Küçük bir köpek yanaştı dizlerimin dibine. Hiç tanımadığı caddelerde gezdirdim, hiç görmediği güneşi örttüm üstüne. Yanaştığı dizimde büyüttüm de bahçeli bir ev görünce bıraktı beni. Evet biliyorum “Bir İnsan” diye geçiriyorsun aklından. Onu da denedim merak etme. En masumunu seçtim. Önce sevgiyi öğrettim sonra merhameti. Ben bu değerleri uğruna kılıçtan geçirirken tüm canlıları, savaşın ortasında seninle bıraktı beni. Bakma hiç öyle. Kalacak yeri olmayan adamım ben gidene niye kızayım. Hiç sebebim yokken kendim için neden yaşayayım. Şimdi bir kalem var elimde biraz da mum ışığım. Kalemim biterse ve ben muma üflersem… Hoş Geldin Yalnızlığım. Özledim mi seni? Bilmiyorum…
Meğer…
Yokluğunda bir tiyatro sahnesiydim. Seyircisi olmayan kirli kırmızı koltuklara oynadım aynı oyunu. Meğer sana hazırlanmış tüm replikler, sana yazılmış tüm oyunlarım, yüreğine açılacakmış perdelerim. Yokluğunda üçüncü sınıf bir balık lokantasıydım. Her yanım toz tuğla, her yanım karanlık. Meğer seni beklemiş sardunyalar, lüferler, levrekler. Sana saklanmış tüm sarı ışıklarım. O küçük avuçlarından akacakmış masmavi bir deniz. Yokluğunda çorak bir toprak parçasıydım, çatlamış tüm yollarım. Meğer seni beklemiş tüm göçebe kuşlar, bodur meyve ağaçları. Değdiğin yerde yeşerdi tüm canlılar. Irmaklar aktı dağımdan, yamacımdan. Gözlerinmiş tohumlar, baktığın her yer şimdi alabildiğine orman. Yokluğunda okuyanların anlamadığı bir kitapmışım. Meğer seni beklemiş eskimeye yüz tutmuş sarı sayfalarım. Yazdığım tüm şiirlerim öksüzmüş, saçlarınmış tüm hikayem ve bir gülümsemen yüzündenmiş tüm devrik cümlelerim…
Eşik…
Ellerimi özgür bıraktım bu gece. Ruhum ucu yanık bir sigara izmariti. İki ben kaldım koltuğun dip köşesinde. Yüzüm gözüm toz, içim dışım fani. Bir kapı eşiğinde bıraktım ayak izlerimi, ekmek kırıntılarımı. Ardı sıra gölgem peşimden gelmekte. Aldım karşıma oturttum beni. Yüz yüze geldik yıllar sonra. Utandık kaçırdık gözlerimizi. Öylece bekledik, saatler geçti avuç içlerimizden. Özgür bıraktığım ellerim gezindi göz kenarlarımda. “Nasılsın” dedi, “İyiyim” dedim. Kendime bile yalan söyledim. Ruhum eski bir mahalle bakkalında unutulmaya yüz tutmuş leblebi tozu. Tatsalar boğazlarında kalırdım ama tadım güzeldi. İki ben kaldım koltuğun dip köşesinde. Parmakları içe burkulmuş çıplak ayaklarımız, yüzümüzde mahçup bir gülümseme. Eğreti kelimesinin beden bulmuş haliydik. Bir kahve fincanında bıraktım çatlamış dudak izlerimi. Kalbim temiz çıkardı oysa suya vurmasaydılar telvelerimi. İki ben kalmıştım koltuğun dip köşesinde. Uğurladılar birimizi. Eşikte çıplak ayak izim, ellerim boş ceplerimde…
Perest…
Soya sosuna buladım sabaha karşı yeryüzünü. Kilolu gözüktü bütün sevdalar. Taşıyamadılar. Dariraram diye bir melodi tutturdum, dar gelen pantolonlarının arka ceplerine. Manidar geldi söylediklerim. Anlamadılar. Tam bir “Ah” edecektim ki yağmur damladı yanağıma, süzüldü kalemim, büküldü kelimeler. Kıyamadılar. Ergen çimenler ellerini uzattılar. Utanmaz, arsızlar. Nasıl da şarkılar söylediler gözlerime. Bir ıhlamur ağacı ile dans ettim. Kokusu kaldı boynumda. Şimdi nasıl anlatacağım elaleme. Göz deviresiceler, boyu devrilsinler. Dansımın ortasında, kalabalıkta bir lale makas aldı benden. Sarısı kaldı çehremde. Akşam güneşi terk etti şehrimi. Kimin yüzüne vuracaksa artık, kapandı tüm yeşiller. Herkes uyudu, ben sıkıldım. Yandı bütün kandiller. Dar gelen pantolonlarınızın arka cebinden çaldım melodimi. Ben söyledim Birce güldü. Birce söyledi bir de ben…
Kelebek…
Biliyor musun ey koca çınar, yaprakların gibi güzeldi saçlarım. Bucaksız bir deryanın mavisinden çalmıştım dalgasını. Sonra bir el gezindi kıyısında. Döküldü tüm tellerim. Hiç üzülmedim merak etme, titremesin sakın dalların. Biliyor musun ey koca çınar, dallarına konan onlarca kuş tüyünden almıştım kaşlarımı. Ebabiller, ankalar, serçeler, kırlangıçlar. Biri geldi öptü alın yazımdan. Uçuştu tüm tüylerim. Valla üzülmedim korkma, dökülmesin güzlerin. Ah benim güzel çınarım, hemen dibinde konaklayan karahindibadan almıştım kirpiklerimi. Üflesem düşeceklerdi, üflediler düştüler gözlerimin hemen önünden. Kapatma lütfen dallarını, güneş vurdu sarardı yüzüm ışıktan. En ince dalın olacağım sana söz. Senin köklerin, benim sözlerim acıtacak toprağımızı. Senin yaşını, benim hikayemi gösterecek kabuklarımız ve sonra bir kelebek konacak üstümüze. Kanadı seni, ömrü beni…
Sol…
Bir rüzgar çizdim, kareli boş defterime. Batısından doğusuna döküldü yaprakları. Sayfaları açıldı. Üst solu yırtıldı kapağımın. Üzüldüm. Bir sigara tutuşturdum elime. Derisi soyuldu yalnızlığımın. Parmak izim kalmadı kalemimde. Kıvrıldım olduğum yerde. Tekli koltuk sakladı yüzümü. Küstü kareli defterim. Kapadı kendini, üst solu yırtık kapağım. İçimden konuştum onunla, sessizce mırıldandım. Kelimelerim acıttı yazılmamış sayfalarını. Bir İstanbul beyefendisi değildim. Çizdiğim rüzgarım sigarama değdi. Bir küçük kıvılcım bıraktı kendini derisi soluk yalnızlığımdan, üst solu yırtık kapağıma. Sarı bir ateş yaktı yapraklarımı. Koltuk yandı, parmaklarım yandı, yüzüm göründü, rüzgar dindi.
Tahassür…
Bir isyan filizlendi göğüs kafesimde. İçinde biriktirdiğim, serçeler, martılar, kırlangıçlar göç ettiler bilinmez bir sonsuzluğa. Biliyor musun hepsi rengarenkti. Satın alamayacağım bir Van Gogh eseriydi göğüs kafesim. Yollarım dar ve engebeliydi biliyorsun ve bir isyan filizlendi göğüs kafesimde. Elimde tuttuğum ateş ile yaktım içimde sakladığım, içinde saklandığım çam ağaçları ile kaplı ormanımı. Kabuk bağlamış ağaçlarımı öldürdüm bu gece ve şahit olan tüm börtü böcekler kaçıştı. Gördün, parçalı bulutluydu göz bebeklerim ama bir isyan filizlendi göğüs kafesimde. Kökleri kırdı bütün kemiklerimi. Besleyip, büyüttüğüm tek varisim olan içimde ki çocuk öldü. Kalksın şimdi Rodin, en büyük eserini oluştursun bir avuç betonla. Saçları beyaz kalsın çocuğumun söyleyin. Anlattım sana ellerim kirli benim ama bir isyan filizlendi göğüs kafesimde. Mecali kalmayan kurşun gibi kalemlerimin verdim hükümlerini, kırdım hepsini orta yerinden. Kurşunları yere saçıldı, yazılanlar artık silik, masalarında benden yitik. Dokunmana müsade ettim anlamadın mı aklım gel git ama bir isyan filizlendi göğüs kafesimde. Yere düştü avuç içi kadar olanım. Üstü başı toz, önü arkası sobe. Tanrım ben artık oynamak istemiyorum, insanlar kötü… Geldim, gördüm, yenildim…
Esir…
Yoksun yani şimdi öyle mi? Oysa daha dün gece yanımdaydı ellerin. Peki ben ne söyleyeceğim bu tek kişilik eskimeye yüz tutmuş yatağa. Isıttığın yerleri nasıl tamir edeceğim. Üzerinde tek tel saçın kalan bornozuna nasıl anlatacağım. Gerçekten gitmiş olamazsın demek istiyor bedenim ama görüyorum ki cam kenarı çiçeklerimiz solmuş. Bir gece de hüzne dönüvermiş yaprakları. Perdeyi açmamın bir manası kalmadı. Güneş saklamıştır şimdi sarısını. Odamın içinde sessiz hayaletlerden ibaretiz artık. Çıplak gölgen sessiz bir çay demlemekte. Buğulanmış aynaların yüzünde el izlerimiz daha taze fazla uzağa gitmiş olamayız! Öyle değil mi? Sanki aradan yıllar geçmiş gibi. Ne kadar basıkmış bu evin tavanı, ne kadar havasız ve ne kadar karanlıkmış aslında şu küçük koridor. Sen sevmezdin oysa karanlığı. Bütün eşyalar tozlu şimdi, bütün çerçeveler yerlerde, bütün camlar kırık. Bu karanlık, virane yerde şimdi yalnızım. Ruhum bir savaş esiri. Her yerde ölüler, kopmuş bacaklar, titreyen kanlı bedenler. Tek kişilik siperimde “Bethoven – Moonlight Sonata” çalmakta. Bu karanlık, çiçekleri soluk, tavanı basık, camları kırık yerde esirim şimdi. Oysa dün gece senin esirinken…
Kırlangıç…
Kırlangıçlara bak ey sevgili. Bizim için toplanmışlar. Hangisinin kanadını tutalım sen seç. Bir uzak diyara götürsünler ki sorma gitsin. Bir gökkuşağının kubbesinde indirsinler ikimizi. Elimiz, yüzümüz rengarenk. Aşağıda toplanmış sürüsüne bereket kız çocukları. Ellerinde pamuk şekerler. Sen seç hangisinden yiyelim. Öyle bir pembe seç ki dudağında kalsın şekerleri. Tutsunlar ellerimizden, götürsünler şu küçük bodur dağın yamacına. Bacası tüten bir kulübenin hemen önünde bıraksınlar ikimizi. Yalın ayaklarımız yemyeşil kalsın, temizlemesinler sakın bizi. İki tas çorba karşılasın, ısıtsın yanaklarımızı. Kelebekler üflesin kaşığına, bi de karşındaki aşığına. Bir sedir üstünde buluşalım son ekmek kırıntısında. Beyazından atkılar örelim, önümüz kış azıcık kar görelim. İki sarmal gelsin dizimize, kuyruğunda ıhlamurlarımız olsun. Mandalina kabukları bırakalım çiçeğine, tenimiz Haziran koksun. Gecenin geldiğini, veranda da ki yıldızlardan anlayalım. Bir kuzine çıtırtısında uyuyakal ey sevgili az izlememe müsade et. Dizimde kalsın iki avucuma sığanım. Saçların elimin altında, tellerine papatyalar yağanım. Sonra bir kırlangıç ötsün yazımın en güzel yerinde, anlattıklarım düşlerimde, sarılmışım sana hem de sesimle…
