Elinde mendili kalmış garibin Satsa silinmez, silse satılmaz. Sustuğu da yetmemiş oysa Acısı altında kalmış derinin… Taşı kuyuya düşmüş delinin Uzatsa tutamaz, tutsa tutunamaz. 40 kişi de gelmiş oysa Konuşmamış beklemiş nazenin… Sigarası bitmiş ortasında serserinin Yatsa uyuyamaz, uyusa kurtulamaz. Etrafı da kalabalıkmış oysa Örtseydiler üstünü keşke, bari sabahleyin… Beyazına bürünmüş boynu bükük müezzin Okusa olmaz, okumasa dolmaz… Gökyüzü maviymiş oysa Az doğrul bak gelmiş Matmazelin…
Genel
Spoiler 2
Elini, yüzünü, gözünü sevdiğim kadını. Dur hele bi soluklan rakımız yeni. Evet incitecek zaman en derin mevzularımızı. Evet biliyorum savrulacak bedenlerimiz ülkemin en uçsuz bucaksız kara parçalarına. Parçalanacak da birleşmeyecek mi sanıyorsun? Üstümüzden filizlenmeyecek mi sarıya bürünmüş kır çiçekleri. Hazırlanmayacak mı ruhlarımız en güzel buluşmalara. Dur hele sevdiğim dur otur biraz bekle. Bardaklarımız henüz sıcak fazla uzağa gitmiş olamayız. Birer buz ilave edelim önce. Hem daha anlatacaklarım var yarım bırakılmış sevdalara. Oradan kibriti uzatır mısın? Biliyorum hayat denilen kavram çok kısa ve evet biliyorum gün geçtikçe bir çizik daha beliriyor alnımızın en açık yerinde. Saçımızın telleri bir bir beyaza bürünmekte. Her birinde elin, her birinde anın. Zaman dediğin şey bir oyun. Bedenlerin öleceğini, aşkların yaşayacağını bilmez misin? Beyazın yakıştığı en güzel varlıksın görmez misin? Dur hele dur varlığına şükrettiğim, az biraz izin ver güzelliğin aklımı karıştırmakta. Hangi konu açılırsa açılsın, sana çıkıyor bütün cevaplar. Mesela küresel ısınma hakkında ne düşünüyorsun diye sorsalar bana, görmez misiniz şunun güzelliğini diyip fotoğrafını gösteririm. O kadar anlamsız gelir buzulların erimesi. Bardağımızdakiler erimişler görmezler mi? Bir parça peynir uzatır mısın? Dur hele dur ömrümün yenilmesine müsade ettiğim… Henüz kelimelerden bir cümle oluşturabilmiş değil ellerim. Ülkem gibi titrek bedenim. Belki de binlerce kez geldik bu dünyaya. Sen Batısına, Ben Doğusuna. Sen de diğer canlılar gibi, her hikaye de birleşmedik mi sanıyorsun? Bizim rakımız yeni, mevzumuz derin, hikayemiz eski…
Sonbahar…
Bir sonbahar arifesi şimdi. Biraz yorgun biraz solgun ağaç dalları. Günün yorgunluğunu atmakta balkon kenarından sarkan fesleğen. Sokağın köşesinden görünmekte gölgem. Üstümde ince ceketim, ellerim ceplerimde. Sokak ışığının tam altından geçmekte bir eylül yağmuru. Bu sefer dünya kendi halinde dönmekte, ben ise ağır çekim yürümekteyim. Hızlıca geçmekte yanımdan hangi ülkeden geldiği belli olmayan hafif bir esinti. Yerden kalkmaya çalışan tek yaprağı kalmış bir gazete sayfası. Kanadı kırılmış belli, alıyorum ceketimin iç cebine. Parke taşları biriktirmiş sokakları bitiriyor gölgem gecenin ilerleyen saatinde. Sokağın sonu denize çıkıyor. Aralarına küslük girmiş birbirine uzak olan banklar sıralanmış denizin diplerinde. Her birinin üstünde farklı isimler, farklı melodiler. Biz farklıyız diye bağırsalar da içten içe, üstünde oldukları şehrin belediyesi yazmakta. Yakamozu bol olan birini seçiyorum aralarından. Size göre sağına bana göre soluna oturuyorum. Gölgem kapatıyor belediye yazısını. Geriye sadece şehir kalıyor. Etrafı izliyorum sessizce. Birileri kağıttan gemisini bırakmış, birileri çekirdeğini, birileri çiçeklerini, birileri sohbetlerini, birileri anılarını. Uzakta bir yerde bir balıkçı teknesinin sesi gelmekte. Bir sokak kedisi izlemekte. Rastgele diyorum her ikisine, ikiside nasibini beklemekte. Kedi sağına dönüyor, ben baktığı yere... Elinde siyah poşeti, bedeni geliyor Ömer'in. Kediye tebessümünü, denize selamını verip oturuyor yanı başıma. Size göre sola bana göre sağıma oturuyor ve kaplıyor bedeni koca bir şehri. Gazete kağıdını çıkarıyorum cebimden ortamıza seriyorum. Poşetten bir peynir, iki çay bardağı... Nasibimize diyip kapatıyoruz bütün yakamozları. Birilerimiz rüyasını izlerken, biz kalan hayata değil giden anılarımıza bırakıyoruz soframızı... Elimizde sigaramız, dumanında ince bir sızı...
Antitoksin…
Bak hemen şurada duruyor tahta bir masa Biraz soluklan dinlen, kalmasın ardında tasa Belki bir kadehten sonra dökülür kelimelerin Hiç değmez mi şerefeler gözünden düşen yaşa... Bak üstünde yarası derin kazınmış bir yazı Aşığın elinde kalemi, yok ki bir sazı Oku çekinme, düşün, hayal et Hatıraların olmaz çoğu azı… Elini gezdir masada, ilk oturan sen değilsin Acıyı, zehri hisset, içinde bir antitoksin Tahtı şimdilik sen devraldın telaş etme Son yudumunu al da ruhun akıp gitsin… Kalk doğrul senden sonrakini bekletme Acını sindirdiysen daha fazla meyletme Yolun güzel, nefes al geceye yürü Hatırladığın bu rüyadan kimseye bahsetme…
Kor…
Onu öyle sevemezsin
Rakıyı sek içemezsin
Yerle yeksan olur yürek
Masadan kalkıp gidemezsin.
Biraz acısın için
Sebep arama neden niçin?
Vuslata varacak bütün sevdalar
Diline dolacak onlarca “Hiç”in.
Bütün ışıklar sönecek
Yavaştan gölgeler gidecek
Belki son bir yolluk daha
Sanki tüm dertler bitecek.
Son bardakta dudağın ıslanacak
Birden kalkma yok artık yaslanacak
En son dalı da yakmıştık oysa
Kalmadı şimdi bir sebep tutunacak.
Eve vardığında kapın açık
Yerde eski resimler bazıları açık saçık
Süzülsün artık bedenin yanıbaşına
Seni kabul eden sadece bu odacık.
Sabaha uyanır mısın bilemem
Gözünde kalmış biraz nem
Gitmen gerek artık buralardan
Yüreğin kor, yüreğin Cehennem…
Kara Kutu…
İki kanadı katlanmış bir a4 kağıdının pilotuyum ben. Gün batımına doğru süzülmekte burnumun ucu. Canlıların küçük görünmesi lazımken uçtuğumu gören yok. Ağaç dallarına çarpmamak için verdiğim çaba takdire şayan ama yolcum yok. Neyse ki küçük bir esintiye takılıyor dipte kalan yanlarım. Boyası gelmiş gökyüzüne varıyor beyazlarım. Ruh ikizi olan bulutların eşiğinden savuruyorum melodilerimi. Sesim güzel de duyuramıyorum okyanusun güzelliğine kapılmış balon balıklarına. Canlı olduklarını düşünen canlılar koşturmakta. Varoluşsal sebepler bir kenara itilmiş, bulunmayı beklemekte. Şaşkın bir martı ile göz göze geliyoruz ansızın. Ağzında ki balık düşüyor bir sokak kedisinin başına. Balığın hikayesinin sonu hep mutsuz. Yağmur bulutuna denk geliyorum, beyazımın içinden geçen çizgiler ıslanmakta. Yazılarım akıyor cam kenarlarımdan. Makyajı bozuluyor yarıda bıraktığım hikayemin. Her yağmurun arkasında beliren gökkuşağına bırakıyorum manzaramı. Tadını çıkartmalı anın diyerek cebimden çıkarttığım son kibrit ile ağzımda kalan son sigaramı yakıyorum. Bir elimi boşa çıkartıp diğeri ile dumana savuruyorum hayallerimi. Kibrit düşmeye yakın bırakıyor ateşini a4’ün arka kısmına. Artık fark ediliyorum. Ağzımda duman, ardımda duman. Martı ekmeğinde, canlılar selfisinde…
Piraye…
Hiç mi gülmeyeceğiz be Piraye. Hep mi kalan isimler olacak yanlarımızda. Neresi tatlı bunun Piraye. Bak ak düştü saçlarıma. Hem de henüz 43ünde… Ritmi mi bozuldu bu dünyanın yoksa aritmi mi bütün sevdalar. Saat kavramlarını ne ara bıraktık. Söylesene ne ara gitti bütün kalabalıklar. Ölü toprağı serpiştirdiler üzerimize. Dağ vardı sanıyorduk, kamburmuş meğer sırtımızdakiler. Eski fesleğenlerin tadı yok artık bu limanda. Kağıttan gemiler su almış baksana. Hüzün kovan kuşları etrafımızda… Bir yudum versene Piraye. Bende bıraktıkları anılara içeyim. Ellerin üşümüş, buyur ceketimi al omuzlarına. Bari kızlarım olsaydı yanımda. Ben atsaydım onlar baksaydı. Hiç mi soluklanmayacağız Piraye. Az biraz tebessüm takılmayacak mı boğazımıza. Sırtımıza çarparken elleri, çizik mi attılar her bir derimize. Geç mi oldu yoksa göç mü ettik çocukluğumuzdan. Erken vazgeçtik be Piraye. Her şeyden erken vazgeçtik. Begonvilleri de sökmüşler balkonlardan… Almışlar bütün kokularını… Daha dün okul servisindeyken, ne ara geçtik şehirler arası otobüs firmalarına. Bir keke, bir kahveye kandırdılar bizi Piraye. Yoksa cam kenarı mıydı içimizi acıtan. Keşke kızlarımda olsaydı yanımda. Yakala kızım deseydim onlar kıpırdamasaydı… Evin en küçüğü olmak zor Piraye. Herkesin gidişini izletmeye mahkum bırakıyor bu hayat seni. Kimini dünyadan kimini kalbinden gönderirsin. Menfaati çok Hoşçakalı yok bu kainat denen örgütün. Gidiyor musun? Ceketim sen de kalsın Piraye. Cebinde kalan son tebessümü versen yeter bana. Ne de olsa bugün yarın savuracak bu hayat bizi, sen o yana ben bu yana…
Sanrı…
İçime çektiğim sigaradan gelen sesin hazzındayım. Biraz çıtırtı, biraz is, biraz göz yanması… Kimbilir kaç adımım var bu caddelerde. Kimbilir kaç kırgınlığım, kaç sevincim, kaç hüznüm, kaç kahkaham, kaç gözyaşım… Bmx bisikletlerin geçişini hemen şurada izlerdim. Köşenin en başında, duvarın hemen dibinde. Dilimde küçük bir melodi, gözümde kocaman hayaller. Hemen şu söğütün dibinden çıktığım dönüş yolunda, cebimden gelen misket sesleri. Hepi topu 3 – 5 tane. Anlaşılan yine kaybetmişim. Kısık bir yağmur, hava parçalı güneşli. Gökkuşağını tükenmez kalemle çizemesem de altından geçmekteyim. Hazine filan yok merak etmeyin. Yanılsama biriktirdiğimiz hayatımızda küçükten sanrı rahatsızlığımız. Kapalı gişe açık hava sineması, bulutlar terki diyar. Yıldızların aydınlattığı gece de “Bu da mı gol değil” yakarışları… Küçük bir erik hırsızıyım ben, bodur ağaçlara dadanan, boyumun yetebildiği. Bir kağıttan gemi, bir kukla, biraz kalem, çokça kağıttan yapılı odamın içi. Açık mavi bir duvar, yere kadar uzanan beyaz bir perde, tek bir cam, az bir güneş. Elim yanmış, sigaram bitmiş, güneş batmış…
Boyut…
Uzun bir yol, uzun bir gece, uzun bir boy, henüz birseksendört… Kısa bir kalem, kısa bir not, kısa bir hikaye, henüz tamamlanmamış. Dar bir geçit, dar bir zaman, dar bir ruh, henüz hamlaşmamış… Bol bir şişe, bol bir geçmiş, bol bir beden, henüz terlememiş… İnce bir çizgi, ince bir hat, ince bir sızı, henüz sarmalanmamış… Kalın bir ses, kalın bir sigara, kalın bir deri, henüz giyilmemiş… Büyük bir yalnızlık, büyük bir yaş, büyük bir serzeniş, henüz söylenmemiş… Orta bir kahve, orta bir okul, orta da bir anı, henüz hatırlanmamış… Küçük bir yazı, küçük bir umut, küçük bir masal, tamamlanmış, söylenmiş, yazılmış, çizilmiş, gidilmiş…
Koza…
Bir dağa küsesim geliyor. İrili ufaklı gölgesi bile olmayan bir dağa. Sonra oturuyorum yamacında beliren çınarının dibine. Soluk almak istiyor bedenim, sırtımı çeviriyorum yamacına. Bakmıyordur tarafıma belki ya da küçük çakıl taşları dökülüyordur bitki örtüsünden. Arkamı dönmeden anlatmak istiyorum olanı biteni, geleni ve içimde bir yerlerden gidenleri. Anlatamıyorum. Sessizliğime vuruyor çığlıklarım. İçimden geçenleri koyuyorum ceketimin kirli ceplerine. Göstermiyor, kıyamıyorum irili ufaklı kendini dağ gibi gösteren yamaca. Etrafı çevrili bir kara parçası değilim ben. Etrafı çevirmeye çalışan küçük bir su birikintisiyim. Sessizce yolunu bulmaya çalışan. Kayboldum. En derin rıhtımlarda kayboldum. En uçsuz sahralarda kayboldum. En mavi gökyüzünde kayboldum. En kalabalık yalnızlıklarda kayboldum. Sormadım birine yönümü, bakmadım saatimde bulunan pusulaya. Kuzey miyim? Güney miyim? Doğu Batı sentezi miyim bilemedim. Sırtımı acıtıyor çınar ağacının dökülmeye yüz tutmuş kabukları. Ne kadar hareket edersem bir çizik bırakıyor ardımda. Göremediğimi biliyor, kanadığını hissediyorum. Dökülmeye yüz tutmamış meğer kabuklar, sadece bulundukları bedenleri değiştiriyorlarmış. Allah’ım konuşsana benimle dediğimde bir koza düşüyor avucuma. Kanatlarını göremeyecek olan bir kelebek oluşuyor gözlerimin önünde. Her bir kanat çırpışı kurutuyor kaz ayaklarımı. O kanatlarını, ben sırtımı göremiyorum. Ben anlatıyorum o dinliyor. O dinliyor ben anlatıyorum. Bir günlük ömrü geliyor aklıma, susuyor dilim. Yavaşça doğruluyorum olduğum yerden. Bir hoşçakal’ı esirgiyorum ardımda bıraktıklarımdan. Ormanın içine doğru yöneliyorum. Yeşile kapanıyor gözlerim. Kelebeğin uçuşunu izliyorum. Bir dalda sürünürken, gökyüzünde kanat çırpışına şahitlik ediyorum. Ağaçlar kapatıyor yavaşça etrafımı, gitmemi istemiyorlar. Kabuklarıma değiyor bir söğüt yaprağı. Diniyor ağrısı, diniyor yorgunluklarım. Ve bir “Hoşbuldum” ile başlıyor yeni hikayem…
