Gel bi de bana sor bakalım. Nasıl kırmışım o asfaltları da patikaya çevirmişim. Sağına soluna börtü böcekler atmışım da etrafında bodur ağaçlar yetiştirmişim. Gel bi de bana sor bakalım. Hangi elim ile silmişim gri bulutları, altlarında gizli gizli maviler biriktirmişim. Martılar, kırlangıçlar uçurtmuşumda, gökkuşağını özgür bırakmışım. Gel bi de bana sor bakalım. Yosun tutmuş limanımda nasıl taş sektirmişim. Hangi ara balon balıklarını şişirmişim de nefesimize denizi yerleştirmişim. Gel bi de bana sor bakalım. Kalemi elime nasıl almışım. Beyaz bir sayfaya gelene kadar kaç uçak yapmışım da hikayemi güzelleştirmişim. Gel bi de bana sor bakalım. Usanmadan nasıl cevap vermişim. Hayatlara anlamlar katmak için hangi dereden su getirmişimde yazımın sonuna gelmişim. Gel bi de bana sorma artık. Oku azıcık, sonrası gez göz arpacık…
Dissosiyatif…
Yine beni sevmek kolay mı sanıyorsun? Nasıl affedeceğim bana yaptıklarımı. Çelimsiz yürümelerimi, sarhoş naralarımı… Yine bana bakmak kolay mı sanıyorsun? Hangi yüzle kalkıp da yüz yüze geleceğim. Nasıl açıklayacağım kırdığım, incittiğim gecelerimi… Yine bana dokunmak kolay mı sanıyorsun? Kalem yerine, sigara gezdirdiğim parmaklarım kırılmışlardır en orta yerinden. Süklüm püklüm saklamışlardır çizgilerini… Yine bana anlatmak kolay mı sanıyorsun? Neresinden başlayacağım, hangi tarihe sığdıracağım yatsıda sönen mumumu… Karanlıkta kalmıştır, ürkmüştür dilleri… Yine beni görmek kolay mı sanıyorsun? Hangi cam kenarında oturmuşumdur kimbilir. Kaç kilometrelik hasretten gelmiştir, utanır sarılamaz bedeni… Yine bana gelmek kolay mı sanıyorsun? Hangi kahvaltı sofrasında kalmıştır aklı, çileğin mevsimi geçmiş. Acıkmışsa da gururludur, söyleyemez orucunu bozduğunu… Yine bana yazmak kolay mı sanıyorsun? Kırmıştır kalemi orta yerinden, kesmiştir fermanını hayallerinin. Hükmü verilmiş bir hikayenin başına geçmek, celladı olmak yazdıklarının…
Köstekli…
Bak şu ızdarıbını sevdiğim sokağın hemen sonunda, yolun solunda kalır o küçük köhne ev. İçerisinde eli, yüzü, gözü, çizgili deftere benzeyen bir ihtiyar oturmakta. Biraz aksi, fazlasıyla somurtkan bu hayata. Kurşun geçiren ama güneş ışığı geçirmeyen cam kenarından kısık gözleri ile izlemekte yolun karşısını. Fırından çıkan dumanın kirliliğinden şikayetçi, sıcak ekmek sırasında bekleyen avucuna sıkıştırmış kağıt parası elinde olan çocuğun hatırına şikayetinden vazgeçmekte. Sabahın erken saatleri değil elbet, erken kalkmak onun işi değil, savmış sırasını herkesi başından savdığı gibi. Dumanın arasından, kandilleri nadir yanan iki minare gözükmekte. Tek ayağı aksak olsa da namazı aksatmamakta. Kösteklisinden takip etmekte olduğu zamana bakarak ve kapısını 3 kez kilitleyerek ayrılmakta sokağın solundaki o köhne evinden. Metrekaresi oldukça büyük ama içerisinde az serpiştirilmiş insanlar arasında farzlamakta namazını. Sünnete kaldığı nadir görülmüş, tesbihatta hiç bulunmamıştır. Zamanı tutamadığı gibi tuvaletini de tutamaz. İçeri girmek için 3 kez çevirdiği anahtara küfredip abdesti öncesinden bozar. Tutamadığı alışkanlıkları hızlı bir şekilde yerine getirip, tekrar oturur camının hemen dibine. Bu sefer de gözünü fırının yanında bulunan ayakkabı tamircisinin camekanına diker. Kulakları artık işitmese de çekiç sesini hayal ederek ritim tutar, güneşi batırır penceresinde. Kimsesi olmayan tek gözlü evinde, 32 ekranın içerisinde olan biteni seyrediyormuş gibi yaparak uyuyakalır, uyanmamak adına. Ne zamanı, ne tuvaletini, ne de gidenleri tutabilmiştir. Buluşamadığı her gün içindir asık yüzü, aksiliği. Neyse ki öğlen farzladığı namazının duası bu sefer tutar. Varlığından haberi olmayanların misafirperverliğini sevmemiş, köstekliye ihtiyaç duymadığı yerdedir artık. Etrafında sevdikleri, gökyüzünde kandiller…
Cereyan…
Bırak sen bütün olanları, senden ne haber? Hala soğuk mu mevsimlerin? Bitmedi mi yalnızlık ağrıların? Eksik etme kendinden gidenleri. Vazgeçme iyiliğinden, ödün verme üstü kalsınlara… Evet haklısın elbet, bir takım olağan dışı insanlardan gelecek bütün hüzünlerin. Elleri boş olmayacak yürekleri kadar… Ama olsun sen dertlenme, sonra sıtmalı gecelerin, üstü açık yatmaların, sabaha kalkamamaların… 24’e sığmayacak anlatacakların biliyorum. Susmayı da beceremezsin sen şimdi. İyisi mi bir kağıda yazalım olanı biteni. Sonrasında tütün dökeriz içine, ıslatırız yazılanları… Bir solukla kalabalıklaşır, son nefes de yalnızlaşırız tekrar. Devir daim meselesi, sen benden daha iyi bilirsin. Giriş, gelişmeyi az çok tahmin ederiz de sonuç ne olur onu kestiremeyiz. Bölünür müyüz? Çarpılır mıyız? Kim bizden ne kadar çıkar, kaça toplanırız bilemeyiz. İyisi mi az biraz daha dönmeli yatakta, ertelenmeli kurulan bütün saatler. Güneş girmesin doktor bilmesin evin yolunu. Belki bir kedi mırıltısı, belki dışarıdan gelen bir serçenin sesine açarız günümüzü kimbilir. Sen boşver hangi aydaymışız, takvim yaprağı hangi yılı gösteriyormuş. Zaman denilen döngünün içine sıkışıp kalmışız işte. Bilirsin bilirim, ağızda kalan bu yarım gülmeleri. Tamamlanamamış onlarca tebessüm onlarca emare… İyisimi üstünkörü kalsın odanın bir köşesinde birikmişlikler. Kumbaranın altı kırık, cebin teki delik, içimizde bir yerler kırık… Örttüysem üstümü iyi geceler, yok örtmediysem eğer camı kapat öyle git cereyan yapıyor…
Anarşist…
Üç beş kelimelik cümleler bırakmalı bu yeryüzüne. Sıralardan başlayıp duvarlarda son bulmalı. Her kelimeyi farklı sıralara yerleştirip başka bir anlam çıkarmalı ama üç beş kelimelik cümleler bırakmalı yolun en ortasına. Kenarından, köşelerinden sarkmalı ot taneleri, renk vermeli her bir harfe. Yine de üç beş kelimelik cümleler bırakmalı sahilin en yalnız bankının sırt bölümüne. Kıyısından köpürtmeli dalgası… Birileri seslenmeli cümlelerin ardından “Sıraya geçin ıslanmayın” diye. Her nedense üç beş kelimelik cümleler bırakmalı ülkemin her bir köşesine… Her mevsimi bırakmalı noktasına, virgülüne. Adımızı anarşiste çıkarmalı… Korkmadan üç beş kelimelik cümleler bırakmalı dağına, taşına, toprağına… “Üçün beşin lafımı olur aramızda” demeli her okuyan. Kalemimden kıvrılan her bir harf bir bedene dönüşmeli. Gidecekleri yerler uzak olmalı. İhtiyacı olana bir kelime, ihtiyaç halinde bir cümle. Dozunda kullanılmalı, reçetesiz satılmalı…
Sela…
Elinde mendili kalmış garibin Satsa silinmez, silse satılmaz. Sustuğu da yetmemiş oysa Acısı altında kalmış derinin… Taşı kuyuya düşmüş delinin Uzatsa tutamaz, tutsa tutunamaz. 40 kişi de gelmiş oysa Konuşmamış beklemiş nazenin… Sigarası bitmiş ortasında serserinin Yatsa uyuyamaz, uyusa kurtulamaz. Etrafı da kalabalıkmış oysa Örtseydiler üstünü keşke, bari sabahleyin… Beyazına bürünmüş boynu bükük müezzin Okusa olmaz, okumasa dolmaz… Gökyüzü maviymiş oysa Az doğrul bak gelmiş Matmazelin…
Spoiler 2
Elini, yüzünü, gözünü sevdiğim kadını. Dur hele bi soluklan rakımız yeni. Evet incitecek zaman en derin mevzularımızı. Evet biliyorum savrulacak bedenlerimiz ülkemin en uçsuz bucaksız kara parçalarına. Parçalanacak da birleşmeyecek mi sanıyorsun? Üstümüzden filizlenmeyecek mi sarıya bürünmüş kır çiçekleri. Hazırlanmayacak mı ruhlarımız en güzel buluşmalara. Dur hele sevdiğim dur otur biraz bekle. Bardaklarımız henüz sıcak fazla uzağa gitmiş olamayız. Birer buz ilave edelim önce. Hem daha anlatacaklarım var yarım bırakılmış sevdalara. Oradan kibriti uzatır mısın? Biliyorum hayat denilen kavram çok kısa ve evet biliyorum gün geçtikçe bir çizik daha beliriyor alnımızın en açık yerinde. Saçımızın telleri bir bir beyaza bürünmekte. Her birinde elin, her birinde anın. Zaman dediğin şey bir oyun. Bedenlerin öleceğini, aşkların yaşayacağını bilmez misin? Beyazın yakıştığı en güzel varlıksın görmez misin? Dur hele dur varlığına şükrettiğim, az biraz izin ver güzelliğin aklımı karıştırmakta. Hangi konu açılırsa açılsın, sana çıkıyor bütün cevaplar. Mesela küresel ısınma hakkında ne düşünüyorsun diye sorsalar bana, görmez misiniz şunun güzelliğini diyip fotoğrafını gösteririm. O kadar anlamsız gelir buzulların erimesi. Bardağımızdakiler erimişler görmezler mi? Bir parça peynir uzatır mısın? Dur hele dur ömrümün yenilmesine müsade ettiğim… Henüz kelimelerden bir cümle oluşturabilmiş değil ellerim. Ülkem gibi titrek bedenim. Belki de binlerce kez geldik bu dünyaya. Sen Batısına, Ben Doğusuna. Sen de diğer canlılar gibi, her hikaye de birleşmedik mi sanıyorsun? Bizim rakımız yeni, mevzumuz derin, hikayemiz eski…
Sonbahar…
Bir sonbahar arifesi şimdi. Biraz yorgun biraz solgun ağaç dalları. Günün yorgunluğunu atmakta balkon kenarından sarkan fesleğen. Sokağın köşesinden görünmekte gölgem. Üstümde ince ceketim, ellerim ceplerimde. Sokak ışığının tam altından geçmekte bir eylül yağmuru. Bu sefer dünya kendi halinde dönmekte, ben ise ağır çekim yürümekteyim. Hızlıca geçmekte yanımdan hangi ülkeden geldiği belli olmayan hafif bir esinti. Yerden kalkmaya çalışan tek yaprağı kalmış bir gazete sayfası. Kanadı kırılmış belli, alıyorum ceketimin iç cebine. Parke taşları biriktirmiş sokakları bitiriyor gölgem gecenin ilerleyen saatinde. Sokağın sonu denize çıkıyor. Aralarına küslük girmiş birbirine uzak olan banklar sıralanmış denizin diplerinde. Her birinin üstünde farklı isimler, farklı melodiler. Biz farklıyız diye bağırsalar da içten içe, üstünde oldukları şehrin belediyesi yazmakta. Yakamozu bol olan birini seçiyorum aralarından. Size göre sağına bana göre soluna oturuyorum. Gölgem kapatıyor belediye yazısını. Geriye sadece şehir kalıyor. Etrafı izliyorum sessizce. Birileri kağıttan gemisini bırakmış, birileri çekirdeğini, birileri çiçeklerini, birileri sohbetlerini, birileri anılarını. Uzakta bir yerde bir balıkçı teknesinin sesi gelmekte. Bir sokak kedisi izlemekte. Rastgele diyorum her ikisine, ikiside nasibini beklemekte. Kedi sağına dönüyor, ben baktığı yere... Elinde siyah poşeti, bedeni geliyor Ömer'in. Kediye tebessümünü, denize selamını verip oturuyor yanı başıma. Size göre sola bana göre sağıma oturuyor ve kaplıyor bedeni koca bir şehri. Gazete kağıdını çıkarıyorum cebimden ortamıza seriyorum. Poşetten bir peynir, iki çay bardağı... Nasibimize diyip kapatıyoruz bütün yakamozları. Birilerimiz rüyasını izlerken, biz kalan hayata değil giden anılarımıza bırakıyoruz soframızı... Elimizde sigaramız, dumanında ince bir sızı...
Antitoksin…
Bak hemen şurada duruyor tahta bir masa Biraz soluklan dinlen, kalmasın ardında tasa Belki bir kadehten sonra dökülür kelimelerin Hiç değmez mi şerefeler gözünden düşen yaşa... Bak üstünde yarası derin kazınmış bir yazı Aşığın elinde kalemi, yok ki bir sazı Oku çekinme, düşün, hayal et Hatıraların olmaz çoğu azı… Elini gezdir masada, ilk oturan sen değilsin Acıyı, zehri hisset, içinde bir antitoksin Tahtı şimdilik sen devraldın telaş etme Son yudumunu al da ruhun akıp gitsin… Kalk doğrul senden sonrakini bekletme Acını sindirdiysen daha fazla meyletme Yolun güzel, nefes al geceye yürü Hatırladığın bu rüyadan kimseye bahsetme…
Kor…
Onu öyle sevemezsin
Rakıyı sek içemezsin
Yerle yeksan olur yürek
Masadan kalkıp gidemezsin.
Biraz acısın için
Sebep arama neden niçin?
Vuslata varacak bütün sevdalar
Diline dolacak onlarca “Hiç”in.
Bütün ışıklar sönecek
Yavaştan gölgeler gidecek
Belki son bir yolluk daha
Sanki tüm dertler bitecek.
Son bardakta dudağın ıslanacak
Birden kalkma yok artık yaslanacak
En son dalı da yakmıştık oysa
Kalmadı şimdi bir sebep tutunacak.
Eve vardığında kapın açık
Yerde eski resimler bazıları açık saçık
Süzülsün artık bedenin yanıbaşına
Seni kabul eden sadece bu odacık.
Sabaha uyanır mısın bilemem
Gözünde kalmış biraz nem
Gitmen gerek artık buralardan
Yüreğin kor, yüreğin Cehennem…
