Bak hemen şurada duruyor tahta bir masa Biraz soluklan dinlen, kalmasın ardında tasa Belki bir kadehten sonra dökülür kelimelerin Hiç değmez mi şerefeler gözünden düşen yaşa... Bak üstünde yarası derin kazınmış bir yazı Aşığın elinde kalemi, yok ki bir sazı Oku çekinme, düşün, hayal et Hatıraların olmaz çoğu azı… Elini gezdir masada, ilk oturan sen değilsin Acıyı, zehri hisset, içinde bir antitoksin Tahtı şimdilik sen devraldın telaş etme Son yudumunu al da ruhun akıp gitsin… Kalk doğrul senden sonrakini bekletme Acını sindirdiysen daha fazla meyletme Yolun güzel, nefes al geceye yürü Hatırladığın bu rüyadan kimseye bahsetme…
Kor…
Onu öyle sevemezsin
Rakıyı sek içemezsin
Yerle yeksan olur yürek
Masadan kalkıp gidemezsin.
Biraz acısın için
Sebep arama neden niçin?
Vuslata varacak bütün sevdalar
Diline dolacak onlarca “Hiç”in.
Bütün ışıklar sönecek
Yavaştan gölgeler gidecek
Belki son bir yolluk daha
Sanki tüm dertler bitecek.
Son bardakta dudağın ıslanacak
Birden kalkma yok artık yaslanacak
En son dalı da yakmıştık oysa
Kalmadı şimdi bir sebep tutunacak.
Eve vardığında kapın açık
Yerde eski resimler bazıları açık saçık
Süzülsün artık bedenin yanıbaşına
Seni kabul eden sadece bu odacık.
Sabaha uyanır mısın bilemem
Gözünde kalmış biraz nem
Gitmen gerek artık buralardan
Yüreğin kor, yüreğin Cehennem…
Kara Kutu…
İki kanadı katlanmış bir a4 kağıdının pilotuyum ben. Gün batımına doğru süzülmekte burnumun ucu. Canlıların küçük görünmesi lazımken uçtuğumu gören yok. Ağaç dallarına çarpmamak için verdiğim çaba takdire şayan ama yolcum yok. Neyse ki küçük bir esintiye takılıyor dipte kalan yanlarım. Boyası gelmiş gökyüzüne varıyor beyazlarım. Ruh ikizi olan bulutların eşiğinden savuruyorum melodilerimi. Sesim güzel de duyuramıyorum okyanusun güzelliğine kapılmış balon balıklarına. Canlı olduklarını düşünen canlılar koşturmakta. Varoluşsal sebepler bir kenara itilmiş, bulunmayı beklemekte. Şaşkın bir martı ile göz göze geliyoruz ansızın. Ağzında ki balık düşüyor bir sokak kedisinin başına. Balığın hikayesinin sonu hep mutsuz. Yağmur bulutuna denk geliyorum, beyazımın içinden geçen çizgiler ıslanmakta. Yazılarım akıyor cam kenarlarımdan. Makyajı bozuluyor yarıda bıraktığım hikayemin. Her yağmurun arkasında beliren gökkuşağına bırakıyorum manzaramı. Tadını çıkartmalı anın diyerek cebimden çıkarttığım son kibrit ile ağzımda kalan son sigaramı yakıyorum. Bir elimi boşa çıkartıp diğeri ile dumana savuruyorum hayallerimi. Kibrit düşmeye yakın bırakıyor ateşini a4’ün arka kısmına. Artık fark ediliyorum. Ağzımda duman, ardımda duman. Martı ekmeğinde, canlılar selfisinde…
Piraye…
Hiç mi gülmeyeceğiz be Piraye. Hep mi kalan isimler olacak yanlarımızda. Neresi tatlı bunun Piraye. Bak ak düştü saçlarıma. Hem de henüz 43ünde… Ritmi mi bozuldu bu dünyanın yoksa aritmi mi bütün sevdalar. Saat kavramlarını ne ara bıraktık. Söylesene ne ara gitti bütün kalabalıklar. Ölü toprağı serpiştirdiler üzerimize. Dağ vardı sanıyorduk, kamburmuş meğer sırtımızdakiler. Eski fesleğenlerin tadı yok artık bu limanda. Kağıttan gemiler su almış baksana. Hüzün kovan kuşları etrafımızda… Bir yudum versene Piraye. Bende bıraktıkları anılara içeyim. Ellerin üşümüş, buyur ceketimi al omuzlarına. Bari kızlarım olsaydı yanımda. Ben atsaydım onlar baksaydı. Hiç mi soluklanmayacağız Piraye. Az biraz tebessüm takılmayacak mı boğazımıza. Sırtımıza çarparken elleri, çizik mi attılar her bir derimize. Geç mi oldu yoksa göç mü ettik çocukluğumuzdan. Erken vazgeçtik be Piraye. Her şeyden erken vazgeçtik. Begonvilleri de sökmüşler balkonlardan… Almışlar bütün kokularını… Daha dün okul servisindeyken, ne ara geçtik şehirler arası otobüs firmalarına. Bir keke, bir kahveye kandırdılar bizi Piraye. Yoksa cam kenarı mıydı içimizi acıtan. Keşke kızlarımda olsaydı yanımda. Yakala kızım deseydim onlar kıpırdamasaydı… Evin en küçüğü olmak zor Piraye. Herkesin gidişini izletmeye mahkum bırakıyor bu hayat seni. Kimini dünyadan kimini kalbinden gönderirsin. Menfaati çok Hoşçakalı yok bu kainat denen örgütün. Gidiyor musun? Ceketim sen de kalsın Piraye. Cebinde kalan son tebessümü versen yeter bana. Ne de olsa bugün yarın savuracak bu hayat bizi, sen o yana ben bu yana…
Sanrı…
İçime çektiğim sigaradan gelen sesin hazzındayım. Biraz çıtırtı, biraz is, biraz göz yanması… Kimbilir kaç adımım var bu caddelerde. Kimbilir kaç kırgınlığım, kaç sevincim, kaç hüznüm, kaç kahkaham, kaç gözyaşım… Bmx bisikletlerin geçişini hemen şurada izlerdim. Köşenin en başında, duvarın hemen dibinde. Dilimde küçük bir melodi, gözümde kocaman hayaller. Hemen şu söğütün dibinden çıktığım dönüş yolunda, cebimden gelen misket sesleri. Hepi topu 3 – 5 tane. Anlaşılan yine kaybetmişim. Kısık bir yağmur, hava parçalı güneşli. Gökkuşağını tükenmez kalemle çizemesem de altından geçmekteyim. Hazine filan yok merak etmeyin. Yanılsama biriktirdiğimiz hayatımızda küçükten sanrı rahatsızlığımız. Kapalı gişe açık hava sineması, bulutlar terki diyar. Yıldızların aydınlattığı gece de “Bu da mı gol değil” yakarışları… Küçük bir erik hırsızıyım ben, bodur ağaçlara dadanan, boyumun yetebildiği. Bir kağıttan gemi, bir kukla, biraz kalem, çokça kağıttan yapılı odamın içi. Açık mavi bir duvar, yere kadar uzanan beyaz bir perde, tek bir cam, az bir güneş. Elim yanmış, sigaram bitmiş, güneş batmış…
Boyut…
Uzun bir yol, uzun bir gece, uzun bir boy, henüz birseksendört… Kısa bir kalem, kısa bir not, kısa bir hikaye, henüz tamamlanmamış. Dar bir geçit, dar bir zaman, dar bir ruh, henüz hamlaşmamış… Bol bir şişe, bol bir geçmiş, bol bir beden, henüz terlememiş… İnce bir çizgi, ince bir hat, ince bir sızı, henüz sarmalanmamış… Kalın bir ses, kalın bir sigara, kalın bir deri, henüz giyilmemiş… Büyük bir yalnızlık, büyük bir yaş, büyük bir serzeniş, henüz söylenmemiş… Orta bir kahve, orta bir okul, orta da bir anı, henüz hatırlanmamış… Küçük bir yazı, küçük bir umut, küçük bir masal, tamamlanmış, söylenmiş, yazılmış, çizilmiş, gidilmiş…
Koza…
Bir dağa küsesim geliyor. İrili ufaklı gölgesi bile olmayan bir dağa. Sonra oturuyorum yamacında beliren çınarının dibine. Soluk almak istiyor bedenim, sırtımı çeviriyorum yamacına. Bakmıyordur tarafıma belki ya da küçük çakıl taşları dökülüyordur bitki örtüsünden. Arkamı dönmeden anlatmak istiyorum olanı biteni, geleni ve içimde bir yerlerden gidenleri. Anlatamıyorum. Sessizliğime vuruyor çığlıklarım. İçimden geçenleri koyuyorum ceketimin kirli ceplerine. Göstermiyor, kıyamıyorum irili ufaklı kendini dağ gibi gösteren yamaca. Etrafı çevrili bir kara parçası değilim ben. Etrafı çevirmeye çalışan küçük bir su birikintisiyim. Sessizce yolunu bulmaya çalışan. Kayboldum. En derin rıhtımlarda kayboldum. En uçsuz sahralarda kayboldum. En mavi gökyüzünde kayboldum. En kalabalık yalnızlıklarda kayboldum. Sormadım birine yönümü, bakmadım saatimde bulunan pusulaya. Kuzey miyim? Güney miyim? Doğu Batı sentezi miyim bilemedim. Sırtımı acıtıyor çınar ağacının dökülmeye yüz tutmuş kabukları. Ne kadar hareket edersem bir çizik bırakıyor ardımda. Göremediğimi biliyor, kanadığını hissediyorum. Dökülmeye yüz tutmamış meğer kabuklar, sadece bulundukları bedenleri değiştiriyorlarmış. Allah’ım konuşsana benimle dediğimde bir koza düşüyor avucuma. Kanatlarını göremeyecek olan bir kelebek oluşuyor gözlerimin önünde. Her bir kanat çırpışı kurutuyor kaz ayaklarımı. O kanatlarını, ben sırtımı göremiyorum. Ben anlatıyorum o dinliyor. O dinliyor ben anlatıyorum. Bir günlük ömrü geliyor aklıma, susuyor dilim. Yavaşça doğruluyorum olduğum yerden. Bir hoşçakal’ı esirgiyorum ardımda bıraktıklarımdan. Ormanın içine doğru yöneliyorum. Yeşile kapanıyor gözlerim. Kelebeğin uçuşunu izliyorum. Bir dalda sürünürken, gökyüzünde kanat çırpışına şahitlik ediyorum. Ağaçlar kapatıyor yavaşça etrafımı, gitmemi istemiyorlar. Kabuklarıma değiyor bir söğüt yaprağı. Diniyor ağrısı, diniyor yorgunluklarım. Ve bir “Hoşbuldum” ile başlıyor yeni hikayem…
Kapama…
Ercüment bir şarap uzatsana ordan. Gazete kağıdına sarılı olsun. Bizim saramadıklarımızı sararız. Acıları alırız, kederi koyarız. Bardak olmasın sakın yanında, biz onu da kırarız. Sonra elimizin kesilmesi, canımızın acıması, içimizin dökülmesi bitmez. Ercüment hala saramadın mı şu şarabı? Her zaman ki gibi yine mi saramadık. Bir tütün mü kaldı sardığımız, inceden ıslattığımız. Tütün yok deme bozuşuruz. Zaten kimimiz kaldı bozuşmadığımız. Bozuşma sakın Ercüment, bu gece sana içeceğim. Bir gazete kağıdına sarılı şarap verdi diyeceğim. Okumayacağım saranı merak etme. Ne de olsa hep aynı terane. Ülke batmış, giden gitmiş, camda ki saçını taramakta… Sen de gel diyeceğim Ercüment’de, daha çok sarmalanması gerekenler gelir sana. Ne oldu bizim sipariş Ercüment. Bağ bozumuna mı denk geldi üzüm karaları, gönül yaraları… Saatte kapamaya yaklaşmakta. Korkma bir bankta oturacağım. Sessiz, sakin duran şaraba ayak uyduracağım. Ceketimin içinde, kolumun hemen altında yer vereceğim. Bir cam kenarı değil biliyorum. Uzatma Ercüment. Uzatma derken konuyu kastettim. Uzarsa bağlayamıyoruz. Bizim bağlanma sorunumuz bundan ibaret. Birileri interneti bağlar, birileri gönülleri, birileri eşarbını yan bağlar. Bize bir konu kalır, onu da bağlayamayız. Konumuz uzun da şişe kısa. Mantarı ipe takarım, belki de vurur bir mercan ne dersin? Okumadığımız gazete bir işe yarar hiç değilse. Neyse Ercüment kapama geldi. Şarap kalsın, mercan yüzsün, gazete okunsun… Zaten hava soğuk…
Ses…
Boynuna asmış olduğu fular hafif hafif bırakıyordu kendini rüzgarın etkisine. Kot ceketini çıkartma gereksinimi duymadan izliyordu moda sahilini boş gözlerle. Hava gün batımına hakim. Sol kolunda takılı olan beyaz saatinin kadrajını hafifçe çevirdi çehresine. Bir hayali beklercesine bekledi aklında ki cümlelerle. Elinde bir iki yudum içilmiş malt’ı, önünden süzülen küçük bir martı… Göz ucuyla baktı çerçevesine giren çifte. İzledi bir kaç dakika. Kimbilir ne konuşuyorlardı aralarında, duyamadı. İzlediği manzaraya bakıyorlardı oysa, tek fark onlar umutlu… İkindi güneşi yeşil ojesinden, kahve tonlarında ki bol pantolonuna kadar inmişti artık. Akşam saatlerine yaklaşmıştı gökyüzü, hazırdı gerçi akşam olmasına. Güneş gözlüğünü hiç çıkartamadı… Ne olduğu belli olmayan 5 dallı bodur ağacın arkasında gizlenmişti bir çift daha. Duvarın hemen üstü, güneşin hemen arkasıydı adresleri. Kime sorsak gösterirlerdi, sormadığımız için görmedik. Cama yansıdı küçük bir ışık haznesi. Son kez dokundu tenine güneşin en kıvrımlı noktası. Gözlük fayda etmedi gözlerini saklamasına. Buğuluydu, tıpkı sesi gibi, tıpkı kendisi gibi… Saatler yakamozu gösteriyordu artık. Daha çok parlıyordu kordonu. Tekrar yavaşça çevirdi kadrajını çehresine. Saat onun için hep geçti, her dakikası, her saniyesi. Bir banka sığdırdı o küçük hayatı. Birazdan kalkacak, makyajını tazeleyecek, maskesini takacak ve arkadaşları ile buluşacaktı. Kimse sormayacaktı her zaman ki gibi, neredeydin diye ya da günün nasıl geçti denilmeyecekti. Yarım ağızlarına yaydıkları yapay mutlulukları eşliğinde yine bu gün çok güzelsin gibi süslü kelimelerle kadeh kaldıracak, sabahı selamlayacaklardı. O ise ikindi güneşinde kalacaktı, bir bank, bir malt, bir martı… Elinde öylesine duran, bir iki yudum içilmiş maltı sessizce bıraktı bankın üstüne. İhtiyacı olana bıraktı… O, sese, martı sessizliğe gitti… Birinin kanadı uçmaya birinin kanadı kırılmaya mahkumdu…
1944…
Kadın bıraktı elinde ki kumaş mendilini, Tuna’nın kenar köşesine. Yaşı 80nin üstündeydi. Bir mendil silecekti nehirden akan bütün kirleri, bütün yıkımları, bütün ayrılıkları. Kadın izledi elinden bıraktığı kumaş mendilin suda kıvrılışını, ağır ağır gidişini. Henüz yarım asır önce ailesinin gezdiği yerlerde gezdirdi gözlerini, çıplak, çatlamış ayaklarını. Giymemişti ayakkabısını, hissetmiyordu o yorgun yaşlı bedeni… Tek bir mimik uğramadı yüzüne, benden uzaklaşana kadar. Kadın bıraktı 80lik bedeninin içinde ki ruhu. Süzüldü olabildiğince suya yakın, kendinden uzak…Derinlerine bakmaktan göremedi kendi yüzünü, kendi ağırlığını… Bıraktığı bedenden geriye, gözündeki yaşı, elinde sakladığı çakıl taşı vardı. Nehri mendili, vücudunu gözyaşı, acısını bu küçük çakıl taşı unutturacaktı. Ruh süzülmekte… Bir ayakkabı çarptı gözüne, daha 25 numarasında. Kirli kırmızı, yosun tutmuş topukları. Süzüldü sessizce, dolandığı yerden kurtardı. Ruh bedene döndüğünde “Abı Hayat” kelimeleri çıktı kurumuş dudaklarının arasından. Kalp atımını durdurdu sessizce, elinde ki çakıl taşı düştü bir demir ayakkabının üstüne. Kadın bıraktı kendini nehrin en sakin köşesine. Motifler belirdi küçük dalgalarında, yazmasında ki oyaya benzedi beyaz köpükleri. Akmadı bir daha Tuna, bırakmadı nehirlerini. Bir kumaş mendil süzüldü kalemimin kurşun yerlerinden, “Abı Hayat” yazdı kendiliğinden…
