ZİGON…

Bir damla süzüldü, dışarı bakan penceremin kenarından. Bir sigara daha yaktım o damlanın hüznünden. Bir kaç yaprak daha kalmıştı oysaki ağacın dalında. İçeriden gelen plak cızırtısı karıştı bir sokak kedisinin hırıltısına. Tekli koltukta öylece kalakaldık. Yerde kalan kitaba ilişti gözüm, karakterleri yerle yeksan, hepsi beklemekte. Ben hala sigaranın dumanında son süzülen damladayım. Kedi şaşkın… Zigonun üstünde kalmış bir parça kek, tarih belirsiz, tarçını havuca bulanmış. İçerisi sigara ve kahve karışımı. Yarı açık gözlerim hala beklemekteyim. Sigaram kitaba düştü, karakterler yandı, kedi kaçtı, yaprak düştü, yağmur dindi, damla buğuya dönüştü. Kapadım gözlerimi. İstanbul’u dinleyecek halim yok.

Damla…

Silinsin ayak izlerim bastığım her kar tanesinden. Yokluğuna alışsın artık o kar taneleri çıplak ayaklarımın. Silinsin bıçak yaraları tüm ağaç gövdesinden. Yeniden kabuk bağlasın yeşersin tüm yaprakları. Çok değil az da olsa bir meltem esse tenimin üzerine. Düşünsem, düşünülsem bir dörtlük üstünde. Satır aralarında aransam. Biliyorum Unutulacak adım sanım. Her hangi rafta toza vuracak tüm sayfalarım. Kokusu bana has kalacak, kokusu unutulacak. Sararacağım ve belki de kurt saracak her bir harflerimi… Ve ben öyle bir unutulacağım ki kimse bakmayacak gözümün yaşına. Aslında az da olsa yağmur yağmalı şuan, saklamalı, saklanmalı her yağmur damlası arkasında. Bir bulut parçasından sarksın söğüt dalları, yavaşça çekilsin beden maviliklere. o masum düşlerimi geri versin bu hayat. Vermediklerini de almasın üzerimden. Yanımda taşırım onları, götürürüm kimselerin henüz bilmediği kıtalara. Çizgilere basmayan adam yorgun, çizgileri elinde olan adam uykusuz…

Dolunay…

Eski telaşlar yok artık. Yürek sessiz bir deniz. Dalgasını en son gittiği kıyıda bırakmış. Kıyı yangın yeri. Eski koşturmalar yok artık. Yolun yarısında çıkartmışım ayakkabıları. Yalın ayak bir çimenin üstü. Çimenler artık sararmış. Eski havalar yok artık. Gömleğin üst düğmesini açmışım. Gömleğin cebi sökük. Eski kapılar yok artık. Gidip zillere basıp da kaçamıyorum. Kameralar iliştirmişler. Eski caddeler yok artık. Yaslanmışım bir levhaya. Ağaçlarımı sökmüşler ağaçlarımı. Eski bir ben yok artık. Ayaklarım çıplak, gömleğin cebi sökük, ellerim cebimde, dudaklarım da sessiz bir ıslık, eski bir şarkı, detone yine martılar, sigarayı da bozdular. Ne lanet bir gece, ne güzel bir Dolunay…

KİBRİT…

Yanacak bu dünya en kör kuyularda. Alevler basacak bütün yürekleri. Kimse ne olduğunu anlamayacak. Sabah gözlerini aydınlığa açtık sanacaklar insanlar ama ikindi güneşine çalacak pencere kenarları. Ne koltuk sevdalıları alacaklar koltuklarını, ne de paralarını saklayacaklar ceplerinde. Her bir kağıt parçası olanlar tutuşacak motorlarının üstünde. Gidecek tüm yollar kapanacak. Kapatacak sokak çocukları tüm dünyanın kapılarını. Kimsenin gideceği bir yer olmayacak. Bilirler onlar en kuytu köşeleri, kuytularında bekleyecek o küçük çocuk. Elinde boş kibrit kutusu, üzerinde mavi gemici şortu ile. Ağzından tek bir kelime çıkmayacak. Anlatmayacak neden yaktığını. Ağlamayacak bu sefer. Suskunluğuna şahitlik edecekler. Arkasında belirecek tüm sokak çocukları. Üstlerinde yamalı gömlekleri, ellerinde ıslanmış yarım simitleri. Sessizce izleyecekler alevleri, birbirlerinin gözlerine bakamadan izleyecekler olanı biteni. Farkında olacaklar tüm yaptıklarının, hiç konuşmadan anlatacak bedenleri. Neden yanacaklarını bilecekler. Dilleri lal olacak, konuşmaya utanacaklar. Elinden atacak boş kibrit kutusunu, işaret sayılacak. Hepsi en kötüleri tutacak paçalarından, kendilerini de feda edecekler yansınlar diye. Onlarda onlarla yanacak. Can acıyacak, yürek kanayacak, ikindiye boyanacak…

Kapa Gözlerini…

Şöyle bir kapatsa çocuk gözlerini. İstediği bir dünya kursa, hayal ettiği dostluklar hayal ettiği bir aile. İtilmeden, ötekileştirilmeden, eli yüzü düzgün bir dünyada olsa. Başına buyruk 40larında bir çocuk ama gözleri kapalı. Açmasa hiç açılmasa o gözler açılsa da görmese kimseleri görsede olmasa kimseler. Utanmasa çocuk geçmişinden, çalınmasa geleceğinden. İpin ucunu kaçırmasa gelenler. Gidenler bırakmasa çaresiz. Sırtında taşımasa onca yükü, kamburu çıkmasa. Azıcık kendini düşünse bu çocuk azıcık soluk alsa azıcık bir mutluluk koysanız cebine, yolluk diye adlandırsanız. Bıraksanız kolalı yakasını. Bırakmasanız elini. Dinleseniz tek bir defa. Duysanız attığı sessiz çığlıkları. Omuzunda ki yüklerden birazını itip koysanız başınızı. Susturmasanız göz yaşlarını, akıtsa silse tüm dünyanın tozunu kirini. Arındırsa herkesi tüm günahlarından. Tutsanız götürseniz geçmişe değiştirseniz kaderi. Çizgileri çekseniz, taşları dizseniz, sürdürseniz bmx bisikletinizi. Şöyle bir kapatsa çocuk gözlerini, şöyle bir kapatsa. Oturduğu kaldırım taşından düşse o küçük bedeni. Bir kez de olsa kalkmasa olduğu yerden, dudağının kenarından yalan da olsa bir çizgi belirse. Ağla istediğin kadar diyen bir ses duysa, yaşları aksa yattığı yerden kanalizasyon çukuruna. Cılız bacaklarına bakmasanız, bakmasanız beyaz tenine. Bıraksanız da çığlık çığlığa haykıra haykıra ağlasa. Tüm kuşlar ağaçlarından gökyüzüne bıraksa kendini. Üflensin sura, ama bastıramasa o sesi. Yüreğin küçük çocuk yüreğin küçük. Attığın çığlık, gözünden dökülen inci taneleri, burun çekmelerin, içli serzenişlerin, korkulu kalp atışların, hep büyük telaşların, sessiz duaların, küçük avuç içlerin. Kapa gözlerini çocuk kapa gözlerini…

SEVGİLERİMLE…

Hiç sebebi olmayan yalnızlıklarım var benim. Öyle sıradan öyle alelade… Biçimsiz elbiselerin kifayetsiz denemelerindeyim. Basit bir akşamüstü şimdi. İnceden bir rüzgar ensemde. Ele güne olmasa da göle karşı. Manzaralı… Bir elimde cigaram. Ağzımda avuç içi dolusu küfür. Hemen önümde fabrikadan bomonti. Geçmişten Sevgilerimle…

YEŞİL ELMA DİLİMİ…

Olası bir gökyüzünün altındayım. Her yerim gri, her yer flu. Çocukluğumdan kalma bir esinti, kollarımda, yüzümde, tenimde, bütün derimde… Mütevazı bir yalnızlığın en ortasında, belki de bir sahil kasabasında bilmiyorum. Gözlerim kapalı, bilincim hala açık. Keşke bir trenin sigara içilebilir kompartımanında olsam şimdi. Camından geçse küçük küçük insan parçacıkları. Küçük küçük çakıl taşları. Küçük küçük bulut taneleri. Zamana yolculuk yapsa. Önce 90lara sonra 80lere sonra ana rahmine sonra yeşil elma dilimine.

YEŞİL ELMA DİLİMİ

Korkak bir çocuk kadar hüzünlü bir şey yoktur bu dünyada. Karanlıktan korkar, sesten korkar, insanlardan korkar, hayattan korkar. Altında yatan onlarca sebep vardır ama anlatmaz o küçük çocuk. Gözlerinde görürsün matemi çok dikkatli bakarsan ya da görmezden gelirsin herkes gibi. Ama ne yasını silebilirsin ne de gözündeki yaşını. Bırakıp giderler bu çocuğu tek tek, arkalarına bile bakmadan giderler. Her gün çoğullaşır yalnızlığı. Bir zaman sonra kalabalık yalnızlığı vardır bu çocuğun, yanında hep bir sessiz çığlık barındırır. Duysun ister bir tarafı ama duyulmaması içinde son gücünü sarfeder. Üzülmesin ister ondan gidenler. Hiç gidemez çocuk, yürüyemez, adım atamaz, koşamaz… Her bir güneş ışığında farklı desen farklı koku barındırır. Her bir hatıra diğerini doğurur kasıklarında. Karanlıktan korkar çocuk karanlıktan. Işıksız bir dünyadan korkar, sessiz kalmaktan korkar. Aklının sesle dolmasını ister oyalar kendini ama korkar çok korkar. Ne bir çocuktur o 8 yaşında ne de bir delikanlıdır en bıçkın zamanında. Alınmış bir çocukluk, hapsedilmiş bir dünya, kötü insanlar. O küçük burnunda barındırır kendi kanını, kokusu gitmez. Bu yüzdendir boş kusmaları, bu yüzden ürkektir bakışları. Görmezden gelin bu küçük çocuğu, görürseniz gidersiniz, görmezseniz korkmaz, canı yanmaz. Küçük mavi gemici şortu, ince bacakları, beyaz tişörtü, avuç içi kadar mutluluğu. Yazıyı okuduysan sende gidebilirsin, ışıkları söndürme, kapıda açık kalsın.

Mavi gemici şortu…

Bir trenin kompartımanın da olmalıyım şimdi. Yanağım cama yaslanmalı, etrafta koşturan çocukları görmeliyim. El sallamalılar bana, ben ise onlara tebessüm etmeliyim. Çocuklar uğurlamalı beni, yalın ayaklı çocuklar. Aklı ermemeli hiçbirinin her bir gidişe. Bir kalem çıkartmalıyım ceketimin cebinden. Önümde duran boş kağıda giderayak üç beş birşeyler karalamalıyım. Özür dilemeliyim herkesten, herşeyden. Birazda olanlardan bahsetmeliyim, tüm sakladıklarımdan. Sandıktan çıkarmalıyım tüm sırlarımı. Ama yine de çocuklar uğurlamalı beni varacağım yere kadar. Şehirde ki tüm caddelere uğramalı bulunduğum kompartıman. Cadde cadde uğurlamalı yamalı kazaklı çocuklar. Cebimden üç beş uçurtmalar çıkarmalıyım. Hepsi birbirinden farklı renklerde uçurtmalar. Salıvermeliyim gökyüzüne, mavileri ellerimle boyamalıyım. Herkes uçurtmalara bakarken, ben gözlerini izlemeliyim. Baktığı yerlerde birşeyler bulmalı insanlar. Aradıklarını bulmalı varoluş sebeplerini anlamalılar. Anlatmalıyım hiç konuşmadan giderken. Satır aralarına işlemeliyim, kırmadan karaladıklarımı. Elimde tuttuğum kalemi artık kırmalıyım. Sayfalardan uçaklar yapmalıyım. Son ıslığım duyulmalı kompartımanın camından. Son tebessümü bırakmalıyım baktıkları yerlere. Pelerinin tozunu silip, yamalı gömleğime silmeliyim. İstenilen bir dünya da buluşmalı yalın ayaklı çocuklar, ben ise gittiğim yeri gelmeleri için hazırlamalıyım.

Kompartıman…

Dünyaya henüz gelmemişken başladı onu şanssızlığı. Tatsız tuzsuz bir sevişmenin meyvesi. Kalabalık ve birbirini sevmeyen insanlar topluluğu olan bir evde, kimse uyanmasın diye sessiz bir sevişmenin sonucu rahme düşüverdi çocuk. O rahimde anlamsızca ve herşeyden bi haber büyümeye çalışırken, onu istememeye başlamışlardı bile. Her yolu denedi annesi, aç kaldı, kendi canını yaktı, 2. kattaki balkonundan atladı. Ama çocuk inattı ve yağmurlu bir cumartesi sabahı günün ilk ışıkları ile beni siz getirdiyseniz sonuçlarına katlanacaksınız dercesine haykıra haykıra çıkageldi rahimden.  Oysa kahramanımızın henüz adı bile hazır değildi. Türlü türlü isimler koydular. Hepsi birbirine itiraz etti çok istiyorlarmış gibi. O ise küçük gözleri ile sadece onun görebildiği melekleri izliyordu. İsim savaşının galibi Annesiydi. Kimselere haber vermeden nüfus müdürlüğüne gidip isminin Mehmet olmasını istedi. Ama orada da bu küçük çocuğun şansı yaver gitmedi. Çalışanın tek bir hatası ile artık adında H harfi yoktu. İlkokul çağına geldiğinde de hayatında bir şey değişmedi. O kalabalık ailesinden göremediği ilgiyi, arkadaşlarından da görememişti. Önce adı ile dalga geçtiler, sonra yüzü ile ve artık tamamen içine kapanmıştı Memet.  Gününü sadece okulda ders dinleyerek ve sokakta oynayan çocukları izleyerek geçiriyordu. Ailesi bile bu hallerini gördükçe “İyice sünepe oldu bu çocuk” diyerek öteliyorlardı. Memet ise bu yaşına kadar ismine bir anlam arıyordu. Yoktu isminin bir anlamı. Günler geçen düşünmenin ardından ismine anlam vermişti. Kaybolan harf “Hayat” kelimesinin başlangıcı olan H harfiydi. O da ismine Hayatı elinden alınmış olan dedi. Artık Memet isminin de bir anlamı vardı. Lise çağına geldiğinde de boyu haricinde pek bir şey değişmemişti. Hiç arkadaş edinemediği için her zaman ki gibi yalnız takılıyordu. Korkak büyüdü Memet ne kimse ile kavga edebildi ne de sohbet. Hele karşısında bir kız var ise tamamen suskunluğa bürünüyordu. Uzaktan severdi Memet. Hiç kimseye açılamazdı. Kendi kendine aşık olur, kendi kendine acı çeker, bir hayal alır karşısına konuşurdu ve bir bakardı ki o uzaktan sevdiği, aşık olduğu kız bir başkasının elini tutuyor. İşte o zaman tamamen suskunlaşır, hayaliyle bile konuşamazdı. Sessizce ağlardı gecenin en kör saatlerinde, sokağın en kör köşesinde. Böylelikle en sevdiği vakit gece, en sevdiği ev ise sokaklardı. Yerden topladığı izmaritler ile başlamıştı o genç yaşında sigaraya. Herkes gibi bir arkadaşı başlatmamıştı. Ciğerine çektiği tüm dumanları bütün sokak lambalarına bırakıyordu. Doğduğu evi ihmal ettiği gibi okulunu ihmal etmiyordu Memet. Sabaha karşı evine geliyor, bir iki saatlik uykudan sonra okuluna gitmek için hazırlanıyordu. Bir iki parça kıyafet, üç beş tane tek renk çoraptan ibaretti kıyafetleri. Çirkindi Memet, bahtı gibi yüzü de çirkin bir çocuktu. Yavaştan bıyıkları terlemeye başlamış, sivilceler yüzüne farklı bir bakış açısı getirmişti. Artık yavaş yavaş lisede ki çocukların arasına karışmayı deniyordu. Kimisi her zaman ki gibi yüz vermiyor, kimisi ise onun durumunun farkında olup aralarına alıyordu. Memet’in hala doğduğu andan itibaren olan tek dileği devam ediyordu… Sevilmek. Birileri tarafından kalpten sevilmekten başka derdi yoktu Memet’in. Belki biri elini tutsa belki sarılsa tüm sancıları bitecekti. Belki yerden topladığı izmaritleri cebinden atacak, belki insanlardan artık gözlerini kaçırmayacak aksine en içine bakacaktı. Ama bilmediği bir şey vardı, sevilmek uğruna kendinden vazgeçecekti.  Artık kendi dahil 4 tane arkadaşı vardı ve hepsi kendi gibiydi.  Suskun, ürkek, ötekileştirilen. Bundan böyle gecelerine her akşam yoldaşlık edenleri vardı. Saatlerce gerçekleşmeyecek aşklarından bahseder, acıkınca tezgahlardan üç beş elma çalarak karınlarını doyururlardı. Bir parça da olsa mutluydu Memet. Hepsi o gece parkta otururken ayrılmama sözü verdiler birbirlerine ve hepsi parktaki 4 ağaca isimlerini kazıdılar. Memet, Ömer, Faruk, Aydın

HAYAT & MEMET MESELESİ – Tanıtım