Bir defter, bir yaprak, bir kalem… Neyi nereye sığdıracağımı bilmediğim satır araları. Bir sigara içimlik vakitte ikindi güneşindeyim. Sağa sola saçılmış evraklar, dışarıda rüzgara karşı koşturan insanlar, Müslüm her zaman ki gibi sakin… Kim bilir kaçımız şu an bir çay kaşığı vızıltısı eşliğinde, sigaradan arta kalan griye bulanmış dumanı hayallerimiz adına çekiyoruz. Aslında yapmamız gereken, sağa sola saçılan evrakları yırt, sigaradan son bir fırt, atacağımız bir kaç adım, hayallerimize adım adım…
ömer faruk aydın
08.12
Bir sebebi ziyaret meselesi benimkisi. Küçük bir dokunuş kısa bir yelkenli hikayesi. Saatim 22:22… Tesadüf mü şans mı bilemem, bildiğim şey bir kaza kurşunu tabiri. Sonra bir küçük ruha üfleniş ve bir küçük beden de saydam bir yolculuk. Gözler kapalı ama bir cam kenarı değil. Biliyorum hangi saç renginle gelirsek gelelim, giderken beyaza bürünecek her bir telimiz. Sessiz sakin bir şekilde Yaşar Kurt – Fırt Emin dinleyeceğim ben bu yolculukta. Sen ise belki şimdi belki bu yazıyı okuduktan sonra kulaklıklarını takıp bu şarkıyı dinleyeceksin. Belki ilk kez belki de bir çok kez ama anımsayacaksın. Bir yolculuğa da sen çıkacaksın benimle beraber. Otobüsler aynı olsada tüm koltuklar başka şehirlere gidecek biliyorum. Kimimiz küçük bir sahil kasabasına, kimimiz küçük bütçeli bir mahalleye, kimimiz de şatafatlı gösterişli bir şehire. Nereye gidersek gidelim her birimiz geçmişe duyulan özlem ile yüzümüzde küçük de olsa bir tebessüm bırakacağız gezdiğimiz caddelerin kaldırım taşlarına. Birimiz bir kahvaltı sofrasında çay kaşıkları eşliğinde alacak yerini, birimiz bir pazar akşamı “Parliament Sinema Kuşağı’nın” tam karşısında, bir diğerimiz ilk aşık olduğu noktada belirecek. Bizden göç edenleri alacağız yanımıza özlem gidereceğiz. Hepimizin tenine değecek ılık bir ilkbahar. Her ekmek almaya gidişimizde söylenmenin mutluluğu belirecek kulaklarımızda. Açmayacağız gözlerimizi. Yollarımız farklı, yıllarımız farklı olsa da burada buluşacağız gözlerimizi açtığımızda. Neden geldiğimizi ya da nereden geldiğimizi hatırladığımız da boş gelecek tüm bu kaygılar, bu koşuşturmalar… Benim hikayem 79, uğurlu sayım 8… 7 ve 9’un arası. Arada kalan, sonsuzluğu bulan, birazdan 43 olacak olan. Hoşgeldin yeni yaşım, yeni ruhum, eski bedenim. Bu yolculukta bana eşlik eden, hayatıma küçük de olsa dokunan, tebessüm bırakan, izi kalan herkese sonsuz teşekkürler…
Biz ><
Biz iki ayrı dünyanın paradoksuyuz. Senin ayrı benim ayrı düşlerim var birleştirilmeye çalışan. Biz iki ayrı zaman dilimiyiz yakalayamayız ki birbirimizi. Senin güneşin ışıldatır şehrin sokaklarını, benim ise sokak lambam var akşam 7 de çalışan… Biz iki ayrı mevsimiz ortamız yok. Senin sıcaklığın ile başlar cemrelerin düşüşü, ben ise üşütür parçalarım her bir yere düşeni… Biz bir pusulanın iki ayrı yönüyüz. Senin yolun doğruya gider, ben kaybederim tüm izimden gelenleri. Biz iki farklı renkten ibaretiz. Senin beyazın örter tüm geceyi, benim siyahım karışır gecenin en görünmeyen ucuna bucağına. Biz aynı enerjinin iki farklı kutbuyuz. Sen tüm pozitifliğin ile anot, ben ise tüm negatifliğimle sessiz bir katot. Bir apokaliptik hikaye, biraz düş, biraz zerdeçal. Yarıya kadar…
Kata Huri Naki…
Uzaylılar geldi biraz önce ziyarete. Az oturduk balkonun köşe bucağında… Dedim ki onlara abiler buralar karışık. Ülke yangın yeri… Dediler ki “bıdı hıdı”, durdum öyle devamı da gelmedi cümlesinin, zaten anlamadım. Durmadım devam ettim, dedim ki; Kalmadı öyle eski sevgiler filan, herkesin gözü ekranlarda… Sağımda ki omuzuma dokundu dedi ki “hadu hüdü”… Baktım öyle melül melül koca gözlerine… Yine anlamadım… Devam ettim çayımdan bir yudum alıp, bakın dedim gelmeniz lazım artık, ağaç filan dikmeliyiz güçlerimizi birleştirmeliyiz. Öylece elimde ki ince belli çay bardağına bakakaldı. Dedim dayı sana diyorum, dedi ki “Tap Şın”… Bende anlamsızca elimde ki bardağa baktım istemsizce, çok yaşa dedim yine devam ettim. Derdimi anlatmalıyım… Yahu dedim bi sigaramız vardı bi kulağımızın arkası, sözümü meclisten dışarı çıkararak ağız dolusu küfür ettim. Tepki beklediğimi anlayıp birbirlerine baktılar dediler ki “kata huri naki”… Üç kelimeden bir cümle mi kurdular diye bu sefer de ben düşündüm. Dedim ki, ya bırakın size hava güzel uzayda takıl dur, hunharca beton yığınınız yok, trafik yok uç gitsin, mesafe nedir bilmezsiniz bile, anca hada hüdü, dimi lan uzun dedim gaza gelip… Anlamadı… Anlamadılar. Koluma girdiler sağ olsunlar… Gidiyoruz şimdi. Kalın sağlıcakla….
Tokat…
Süzüle dursun kağıdımdan arta kalanlar. Çetrefilli olsun biraz hava. Gökyüzü her mevsimi yaşatsın Aralığın 8’inde… İlk Baharı, yazı… Sonbaharı, kışı… Bir serseri mayına denk gelsin adımımın herhangi biri. Savursun tüm polenlerimi. Sessizce yürümeliyim, sessizce. Uykusundan uyandırmadan, gün ağarmadan. Yorulduğum da önümde belirmeli, üstünde aşıkların izi olan bir bank. Parmaklarımı gezdirmeliyim tüm çiziklerinde. Bir iç çekmeliyim ki sorma gitsin. Denize vurmalı martıların kanatları… Yosuna bulanmalı kağıttan gemimin güvertesi. Sessizce konuşmalıyım, sessizce. Öfkesine yenik düşmüş bir annenin tokadında olmalıyım. Islanmalı biraz da olsa gökyüzü… Islanmalı basamadığım kaldırım taşlarının çizgileri… Islanmalı çıplak ayaklarım… Bir çocuk belirmeli çizgilerimin yanı başında… Ayakları sallanmalı banktan aşağı… Dudağının kenarında salçası, dizinde beliren yaraya rağmen tebessüm etmeli kağıttan gemimin yosunlarına… İzlemeliyiz sessizce, elim omuzumda. Konuşmadan anlatmalıyım… “Bir kuş çiz yavrum yüzüme gözyaşınla, bir kuş tel tel kirpiklerim kanat olsun. Bir kuş çırpınan kalbi dudağımda, bir kuş yavrum sıcaklığın beni bulsun. Bahar gelmiş balam benim, bahar gelmiş dayanmış. Dalda yaprak bebeciğim, suda köpük uyanmış. Kuzulara özenmiş kızım benim, körpe sesler dinlenmiş. Ay ışığında yanmış yavrucuğum, onun için beyazmış.” Doruklara Sevdalandım çınlamalı kulaklarımızda. Ben ise susmalıyım…..
Spoiler…
Bir salı sabahı kustum içimde kalan tüm sıkıntıları. Kervanı olmayan çöllere döndü yine bedenim. Bir annenin evladına olan özlem gibi büyüdün içimde. Sen gözyaşıma döndün. Büründü yine bedenim tüm ağaç diplerinde. Bir deli sevdanın pençesindeyim annem. Bir parça gözyaşımı silmen gerek, bir parça acımdan alman gerek. Ne tarafa dönsem sığ bir boşluk içimde. Büyür durur, yüreğim yangın yeri annem. Kim bilir belki de sen hangi sevginin kollarındasın. Hangi isimle çağırıyorsun beni kimbilir. Ben mi duymuyorum seni, belki de benim suçum tüm bu yaşananlar. İstenmeyen olarak geldiğim bu dünya da beni anlamamanın acısını yaşıyorum annem. Bir dağa vermeliydim oysa şimdi sırtımı, gölgesi olmalıydı elimde avuçlarımda. Değil mi baba? Bir sesin bile yok kulaklarımda, cebimde ne var diye gecenin bir vakti uyku halimde yoklayanım bile yok. Belki de sen öğretecektin aşkı, sevdayı, saatlerce oturup dertleşecektik belki de baba oğul. Elimizden aldılar da mı gidesin geldi seninde. Ah babam ah olsaydın şimdi de yaktığım bu sigaranın zararlarından bahsetseydik. Bir duman da senin için cinsi bedeni olmayan güzel kardeşim. Var mısın onu bile bilmiyorumki. Ama varsan bir yerlerde var olmanı temenni ediyorum. Benim gibi yok olma güzel kardeşim. Benim gibi sakın büyüme. Sokaklar soğuk, odalar boş, bedenim tenha. Ama sen sakın bana benzeme ey yüzünü sevdiğim, ey kokusuna hasret kaldığım kardeşim. Bir tek gecem var üstüme sereceğim, üşümem ben korkma sakın. Şimdi gözlerimi kapatıp olmayan bedenlerinize can vermeliyim, içimde büyütmeliyim. Yangınlarım dinmese de sevmekten vazgeçmemeliyim. Sonra görüşürüz benim yolunu gözlediğim ailem, sonra görüşürüz. Ben yine gelir yine dertlenirim…
Virgül…
Biliyorum ele avuca sığmayacak yazdıklarım. Karaladıklarım hayallerinizde bedenlere dönüşecek. İpuçlarını takip edeceksiniz her bir cümlemde. Her kelimem bir kapı aralayacak bana doğru. En son kapıda yüzünüze vuracak istediğiniz ikindi güneşi. Gözleriniz de belirecek gökkuşağının tüm güzellikleri. Aslında yedi renkten olmadığını o an anlayacaksınız. Eliniz nereye uzansa bir serçe eşlik edecek size yol boyu. Durup dinlenmeniz adına söğüt dallarında asılı kalan salıncaklar bekleyecek sizleri. Ayakkabısız girilecek bahçeme, çimen yeşili olacak topuk çatlaklarınız. Delinin fırlatıp attığı taşın sizleri nerede beklediğini göreceksiniz yolun tam yarısında. Hafif esen rüzgarı arkanıza alacaksınız ve saçlarınız da uçuşacak kara hindiba tüyleri. Bir fesleğen kokusu çalacak ki burunlarınıza, her nefes alışınız da hafifleyeceksiniz. İmkanınız olmayacak geri dönmek için. İstemeyeceksiniz. Yolun sonu da gelsin istemeyeceksiniz. Bir hayalin içindesin ey güzel okur. Bense o hayalin hep sonunda. Sen gözlerini açık sanıyorsun ama yanılıyorsun. Merak edeceksin yolu, beni unutacak, yolda ki güzelliklere bakakalacaksın. Unuttuğun anda kendimi yine de hatırlatacağım biliyorum. Bazen bir yudumluk kahvenin tadında, bazen bir kitabın ortasında, bazen sevdiğin bir müziğin melodisinde, bazen bir sahil kasabasında, bazen yolunu kaybetmiş bir patika yolunda, bazen de bir sokak lambası ışığında. Nerede olursa olsun aklına geleceğim biliyorum. Ama nerede olursa olsun geleceğim biliyorum. Yolun sonuna geldiğinde, en son nokta kendini virgüle çevirecek, tebessümünüz belirecek ve ben yeniden yazacağım…
Bul-maca…
Sığ bir gökyüzünün altında bulabilirsiniz beni. Nereye gittiğini bilmeden yürüyenlerdenim ben. Sağına soluna bakmadan, ne olursa olsun çizgilere basmadan yürüyenlerdenim. Bir ormanın en manzarasız köşesinde bulabilirsiniz beni. Kimsenin göremediklerini görmeye çalışıyorumdur ya da yalnızlığı seçiyorumdur kimbilir. Şoförü olmayan bir arabanın sağ köşesinde bulabilirsiniz beni. Arabanın hareket etmesine gerek duymadan müzik dinliyorumdur, hafif açık camımdan süzülüyordur sigaranın en güzel yeri. Bir gölün kenarında görebilirsiniz beni. Elimde biriktirdiğim taşlarım ile sektiriyoruzdur tüm yakamozları. Bir çimenin üstünde uzanırken bulabilirsiniz beni. Gözüm kamaşsa da kırpıştırarak bakıyorumdur güneşin en sarısına ya da ikindinin en güzeline. Bir sokak lambası altında bekleyebilirim ben. Adres sorarsınız belki kimbilir. Bir sokak çocuğunun yanında beliririm birden, elimde arta kalan mendiller. Her kırmızı ışığı zapt etmişimdir. Bir rüyada bulabilirsiniz beni, anımsarsınız, acabalara düşerim. Kesin bir otobüsün cam kenarındayımdır ben, nefesim cama vuruyordur. Belki de kıvrık bir yol ayrımında takılı kalmışımdır. Bedenim bir tarafa ruhum bir tarafa yönelir. Ama sen hangisini takip edersen et, sonu bana çıkar. Karşılarım her birinizi, kahvemden bir yudum sen, derdinden bir tutam ben alırım. Aklınız da kalmasın sakın giderken. Çünkü ben her ne olursa olsun hoşça kalırım…
Hayalet…
Bir Haziran akşamı. Bir kaç sarı ampul tepemde sallanmakta. Masam da başıboş keyiflenen meze türleri. Plakta “Bir sana bir de bana”… Çok az esen ılık bir rüzgar, yalpalamış saçlarımda dolaşmakta. Bu gece hayaletleri davet ettim soframa. Üç beş sandalyeme eşlik ettiler. Dost meclisi, samimi sohbetler. Gittiği yerleri anlatmalar, gidemedikleri yerlerde hüzünler. Hepsinde ayrı bir telaş hepsinde garip bir hüzün. Yine onlar anlatıyor, ben susuyorum. Susadıkça buz eşlik ediyor bardağımın yarısına. Kimisi yemeden içmeden kesilmiş, kimisi hayıflanmakta yiyemedikleri için. Bense mezelere dokunmuyorum. Sarı ampulün teki patlıyor, bir kaç tebessüm bir kaç ürkek tavır. Uzaklardan gelen bir martı sesi. Belli ki yolunu kaybetmiş, sesi kısılmış adres sormaktan. Dilini bilen yok. Denizi yok ki bu hikayenin, çimeni var, yeşili var, hayaleti var. Anlatsam anlamaz, devam ediyorum susmaya. Eskileri yad ediyoruz bu gece, geçmişe götürüyorlar beni, parmağımda asılı kalan sigaram. Derin bir iç çekiş, omuzuma dokunur gibiler ama temas yok. Ceketimi giyiyorum, üşümüş bedenim. Oysaki Haziran ne kadar soğuk olabilir… Onlar beyaz, ben siyah. Onlar gündüz, ben gece… Hüzün kovan kuşu mu çalan odamda? Ne kadar sakin bir oda ne kadar huzurlu bir sessizlik. Ampulün altında beliriyorum birden. Kaldığımız yerdeler, kesintisiz anlatmalar, kesintili susmalarım. Geçmişe de gelmemişler, ben gitmişim hiç birine haber vermeden. O zaman bir buz daha atıyorum bardağımın içine. Taşıyor biraz bardak. Dışından süzülüyor bir iki damla tahta masanın üzerine. Örtüsü yok, karıncası çok. Mezelerimin ortakları karıncalar, sohbetimin ortakları hayaletler, gecemin ortakları sarılar. Ayakkabılarımı çıkartıyorum sessizce. Çimen taneleri gıdıklıyorlar beni güldürmek istercesine. Yere bir bakış bırakıyorum, bir kaç damla da yeşilin tüm tonlarına… Ben çimenlere tebessüm ederken gitmiş tüm hayaletler. Birer birer boş kalmış sandalyelerimin her biri. Keşke şimdi çalsaydı “Hüzün kovan Kuşu”. Ay biraz daha aydınlatsaydı ellerimi. Öyle bir yazının içindeyim ki Haziran sanılan, Kasım da yazılan. Buzum erimiş, sigaram bitmiş, ışıklar sönmüş, iyi geceler denmiş…
Kuyu…
Küçük bir çakıl taşı ile başladı her şey. Bir delinin kuyuya attığı taş kadar ses getirdi. Okeye 4. bulamayanlar 40 kişi olmaya kalkıştılar o küçük çakıl taşını çıkartmak için. Oysa taş mutluydu o kör kuyuda kimsesiz kalmaktan. Yine de uğraşacak bir şeyleri olmayanlar uğraştılar o küçük çakıl taşıyla. Sessizlik sevmişti, karanlık sevmişti, yalnızlık sevmişti. Anlatamadı derdini. Tasını, tarağını alamadan delinin biri attı onu en sevdiği yere. Deli anlamıştı bir tek dilinden, deli görmüştü ilk çakıl taşını… Sıktı kendini bulunmamak adına, ortadan ikiye bölünmek adına. Sıktıkça kayaya dönüştü, farketmedi. Artık ne 40 kişi ne de 40 fırın yetecekti. Olduğu yerde huzurluydu. Anlatamadıkça büyüdü, evrildi. Uzun zaman sonra büyük araçlar getirdiler kuyuyu yıkmak adına. Çekirdeklerini alıp izlediler 40lı kalabalıklar… Kuyu olduğu yerde patlayıverdi, çıkan su zamanla göle döndü. Boğuldu sanıp gittiler. Sağında solunda bodur ağaçlar belirdi, sazlıklar belirdi, güneş belirdi, deli belirdi. Gördü o boğuldu sanılan kayayı. Parçalanmış her bir tarafını suda sektirdi. Bir kuyu suyunda biriken mutluluk, bir delinin umudu, bir kayanın mutluluğuna bıraktı yazı kendini… Hayalimizin peşinden gitmek umuduyla…
