Biraz zamana ihtiyacı var hikayenin, biraz yoğrulmaya, evrilmeye ihtiyacı var. Olgunlaşmaya yakın var olacak bütün harfler, bir Zigonun üstüne saçılacak, kendi kelimelerini oluşturacaklar. Örgüt kurar gibi cümle kuracaklar kendi aralarında. Bazen Orhan abi, bazen Erkin baba katılacak aralarına… Kiminin altları kiminin üstleri çizilecek. Kendi alıntılarıyla, kalemin alın terini silecekler. Ama biraz zamana ihtiyacı var karakterlerin, biraz soluklanmaya, biraz sindirmelerine ihtiyaçları var. Başına neler geleceklerini bilmeden belirdiler boş bir sayfada. Bir kalemin hayal gücüne inandılar ama bilemediler başına neler gelebileceklerini… Biraz zamana ihtiyacı var o son noktanın, durup düşünmeye, bitip bitmemeye karar vermesi için biraz zamana ihtiyacı var. Daha devam etmeli düşüncesi ile kalemi ikna etmek için… Biraz zamana ihtiyacı var yazanın, az biraz ıslanmaya ihtiyacı var, biraz yürümeye, biraz düşünmeye, biraz yalnızlığa, biraz sessizliğe, biraz sigaraya, biraz kahveye, biraz anlayışa ihtiyacı var. Yazanın ortadan kalemi kıracağı, dinleyenin yazanı ortadan kıracağı zaman yakın. Giderken sokak ışıklarını yakın…
ömer faruk aydın
Resim…
Bir yol var gidilecek. Bir yol, bir şans, bir hayat. Çerçevenin içine sığdırabileceğimiz onlarca hayal, onlarca düş. Tek bir yol var biletler karaborsa, iki büklüm insan yığını. Yavaş yürüyorum, olanları görüyorum. Gözüme çalan onlarca çığlık, yüreğe düşen onca damla. Geçtiğim yolda ki çiçek mutlu, küçük bir yaprağını veriyor elime. Tek bir yaprak, bense yazıyorum üstüne. Yapabileceklerim, aklımda kalanlarım, yapamadıklarım, ardımda bıraktıklarım, yol sonu bekleyenlerim, ardım sıra gelmeyenlerim. Bir yol var gidilecek. Taşı toprağı gözlerimin rengi. Havası güzel, insanlar kötü. Hızlı yürümüyorum, olanlara gülüyorum. Elime gelen küçük bir terazi, süklüm püklüm insan yüzleri. Ardımda kalanda tebessüm, elinde tek yaprağı eksik papatya. Önümüzde bir yol var diyorum gidilecek, kulaklar sağır, gözler kör… Gökkuşağı belirmiş, herkesin gözü yerde, gözlerde kalın bir perde. Seker adım yürüyorum, dikkat çekiyorum. Beni gören serçe mutlu, ıslığı kanadında. Bir melodi tutturmuş, içinde hüzünde var adımda. Bahşişim bir tek elimde kalan yaprak. Alıp gidiyor, melodilerini çırparak. Bir yol var önümde, kapatmış yolu çınar ağaçları, salkım saçak söğüt dalları. Yorgun yürüyorum, geri dönüyorum. Yolun başı gözlerim, ben hep o yolu gözlerim. Teker teker selamlıyor geride bıraktıklarım. Ardımda bekleyenim, omuzunda melodisi kanadında olan bir serçe, elindeki çiçeğin yaprakları eksiksiz. Resim çizilmiş, fırça savrulmuş…
Son Mevsim…
Biraz yokluk, biraz vücut ısısı, biraz baş ağrısı, bir tutam karanlık, az biraz da sere serpilmiş bir beden. Neye yeteceğini bilmeyen denklemler döngüsü. Yetinmeyi bilmeyen bodur bir ağaç. Ne yana dönsek garipsemek, düşe kalka emeklemek. Yalpalı hayat çizgisi bizimkisi. Fazla geçmiş, az bir gelecek. Ucu bucağı olmayan hayallerden oluşan bitki örtüsüne sahibim ben. Tozu pembe olmayan, gülümsemesi yarım kalan. Bir kement atacağım şu hava da asılı kalmış son bulutun üstüne. Çekip çekiştireceğim bir yerlerden güneşi. Sarıya vuracak kentin tüm çatıları. Kaç güvercin taklalar atacak en geniş boşluklarda, kaç balık başını çıkartıp sudan selam verecek her bir sandala, kaç uçurtma kaç kişinin elini bırakacak kimbilir. Ama çektiğim kementi bağlayacağım bir söğüt ağacına. Ağzımda bir saman sarısı olacak. Gölgesi olmayan caddeler de göz gezdireceğim şemsiye açan var mı diye… Tüm tenteleri yerlerinden sökeceğim. Samyeli aralayacak hoşgeldin tabelalarını. Yavaştan süzülecek tüm saç tellerine. Her birimiz ağır çekimde karşılayacağız son kalan ayçiçeği tarlalarını. Güneşe dönecek yüzlerimiz, güneşe dönecek umutlarımız ve biz ilk kez büte değil, yine bize kalacağız…
Durak…
Sahne ışıklarının olmadığı yerden süzülen yağmur damlaları altında başıboş sallanmaktayım. Belli belirsiz trafik ışıkları, sağa sola yalpalayan yol çizgileri, kaz ayaklarımdan düz, eller her zaman ki yerlerinde. Gözüme kaçan onca insan hayatı, onca koşturma, onca saçma sapan fikirler. Seyre durmayan bir sokak köpeği eşliğinde anlamsızca yürüyorum. O da anlamsızca peşimde. Tarafımıza bakmadan ortamızdan geçen, hayatının ortalarında bir kadın, telefonu kendine yakın. Sokak köpeği ile göz göze geliyor ve inceden sırıtıyoruz. Günaydını yok, merhabası yok, tebessümü eksik. En darından bir sokağa giriyoruz yanyana. Bu sefer de yaşlısından bir bey amca seyirtmekte nefesini, hala nereye koşturuyor kendi de bilmiyor. Cami de tersinde kaldı oysaki. Yine göz göze geliyoruz köpekle, önce şaşırıyor sonra yine sallanarak sırıtıyoruz. Yaklaşık kaç adım attık bilmesek de, duvara yakın, tenha da buluşmuş iki aşık. Taraflarına bakmamaya çalışan bir köpek ve ben. Halimiz içler acısı, hareketlerimiz tuhaf. Utanmasınlar diye sadık olarak bildiğim sokak köpeğim ile kör rolü oynuyoruz. Bilmediği tek şey kör olanın ben olması gerektiği. Çekiştirme köpek diyip uzaklaşıyoruz kalbi hızlı atanlardan. Bir simitçi çıkıyor karşımıza hem de bu havada. Ayıp olmasın diye alıyoruz bir adet ıslanmış simitlerden. Karşımıza çıkan ilk durağın oturma yerine yerleşiyorum. Bir an hayallerimin elinden bırakmışım farkında değilim. Otobüs durağının karşısında cadde yok oluyor, denize vuruyor tüm otobüs seferleri. Tepeden martılar kendilerini bırakmakta, köpek şaşkın. Köpek bana, ben elimdeki ıslanmış simite bakıyorum. Bir parça koparıp fırlatıyorum olduğum yerden martılara, köpek daha bi şaşkın. Kulağımda ansızın beliren bir korna, camdan ağız dolusu söven bir otobüs şoförü. Köpek önde ben arkada kaçmakta. Benim eller, köpeğin dili dışarda. Hayallerime otobüs çarptı, hem de durakta…
Keyif pezevengi…
Yaktık yine bir sigara hadi rastgele. Bizimkisi kelime arsızlığı, suçu günahı yok… Tası tarağı yok. Bir vapur sesi, biraz martı, biraz da deniz bırakacağım semtin boş kalan caddelerine. Düzeni bozulacak tüm siyasi görüşlerin. Özgür bırakacağım tüm kaldırım taşlarını, balıklar şaşıracak… Misinadan salıncaklar yapacağım mavinin en derin yerlerine, börtü böceği sallanacak. Maviye yakışacak mahallemin sokak ışıkları, bir yanıp bir sönecekler sularımın dibinde. Taşına sarılmış deli mutlu… Sulardan dışa vuracak Ferdi’nin Çiçekler Açsını. Ben ise elimde sönmeyen sigaram ile voltadayım yine. Sigaramdan çıkan dumanı gören vapurun kaptanı şaşkın, ben umursamaz. Bir yosun tutturmuşum hayalin en güzeline, koyacak yerim yok. Dışarıdakiler dinlemekte ellerinde midyeler. Ferdi’yi duyan gelmekte, elimizde gazeteye sarılılar, altımız çöl, üstümüz berrak. Benim hayalimdeyseniz, bedenleriniz yumuşak, kafamız pırıl pırıl, üstümüzde mavi şortlarımız. Hiç birinizde karşınızda böyle manzara varken kusura bakmayınız…
Polen…
Ocakta yağmurum var dediğim günler geldi yine. Yine geldi Erkin baba mevsimim. Plakta sarhoş gibiyim ezgilerinde, balkonda ahşap sedirden gideceğim hiç gitmediğim yerlere. Yine yazacağım, yine ben oynayacağım. Herkes uyuyacak ben izleyeceğim köşe bucak. Her satır toprak kokacak, sayfalara damlalar değecek, noktası virgülü dahi devrik olacak bütün cümlelerimin. Okuyana az anlayana az bilene az gelecek hikayenin sona eren yerleri. Herkes okurken ben ikindi güneşi eşliğinde oturacağım, belki bir kahve eşlik edecek belki bir açık çay… Halimden memnun kalkacağım oturduğum küçük çimen kütlesinden. Bahara çalacak yazdıklarım, buram buram polen yayacak önsözüm. Kimisi izimden gelecek kimisinin dizlerinde kalacağım. İçi dolu turşucuk tadında olacak okuduklarınız, kiminiz limon kiminiz sirke diyeceksiniz. Ben ise izleyeceğim bir sokak ışığı altında. Gölgem belirecek odanızda, öylece susacak, öylece bakacak, sebepsiz yere huzura örteceğim üstünüzü. “Bir Hayat Memet Meselesi” diye fısıldayacağım kulaklarınıza ve ardından gideceğim. Erkin baba eşlik edecek yine bana, gittiğim renk sepya, baktığım yer açık hava sineması olacak.
Duble…
İki duble rakı koysunlar masaya, şişeyi bırakıp çekilsinler kendi dünyalarına. Giderken ışıkları kapatmasınlar. Bir kadehim kağıttan gemime, bir kadeh benim neyime. Susuz kalmış sürahinin sapı gibiyim. Tutsan elinde kalır tüm can kırıklarım. Sen beni boşver, geç karşıma otur ahşap sandalyelerimden birine, dinle. Ben konuşmayayım ama sen dinle. Geminin çıkardığı sesi duy, bardağa vuran dalgayı gör. Islanacak yüzünün 3te 1i, sende konuşamayacaksın biliyorum. Ben yazılmak istenmeyen bir kalemim, mürekkebim dağılmasın sayfalara, okunmasın tek bir satır, tek bir kelime, kalınmasın hafızalarda en derin silinmezlerim. Hem zaten anlatsam da kalkmayacak mısın ki masadan. Konuşsam, hava boşluğunda sallanmayacak mı bütün harfler. Ben o kelimelerin kazındığı bankların tahtasıyım. Kimi bile isteye, kimi istemeye istemeye. Üstüme sadece gazete örtülür benim. Yine bir kağıt parçası ne yapar eder bulur beni. Dayanamam yine yazarım, bitmeye yakındır tükenmezlerim ama kıyamam yine yazarım. Sen iyisi mi git şimdi, ben de ikinci kadehte duran rakıyı masama dökeceğim, suyu elinden alınan kağıttan gemim alev alacak, yazdıklarım ateşe ben ise köze döneceğim…
Ruh…
Neye dokunsak kırdık kendi kanatlarımızı. Ne tarafa koşsak kapandı tüm sokak ışıkları… Ne yana dönsek çekildiler bir bir… Ne anlatacak kimsemiz ne konuşacak takatimiz.. Herşey de bir hayır var derler, şerle işimiz olmadı ki bilmezler. Uzaktan bakarlar da görmezler. Ne yana dönsem aysızlık. Yüzümüz okşanmadı, gözümüz bakılmadı, elimiz tutulmadı da olamadık gene fayda. Nere sığınsak kovulduk en derin yerlerden. Sesimiz duyulmadı da bir ah etmedik. Uzattık zeytin dallarını, seyre durduk alemi de bize çevirdiler tüm silahlarını. Elimizden düşüverdi uzattığımız yeşiller, üzerimize bulaştı kendi kanlarımız. Acıdı canımız da bir dökemedik gözyaşımızı. Geldik Ervah-ı Ezelden oturduk sofralara, elimizde bir lokma kalmıştı da bölüştük tüm herkesle… Karnımız aç kalktık da bakılmadı suratımıza… Bir kalp kalmıştı atacak, verdikte son atımımızı, sıkıştırdılar avuç içlerinde de biz yüzümüzü düşürmedik. Eğdik başımızı, verdik gözlere en derin tebessümü. Olmadı yaranamadık, yara aldık ama olmadı yaralamadık. Kimsemiz, takatimiz, ne de yazacak dermanımız…
Eder…
Bir koyu yalnızlık, bir açık kalan kapı. Bir yaraya merhem olmayacak hiçbir gökyüzü, hiçbir bahar… Elimde solgun sayfalarım, yüzümde anlamsız beliren çizgiler. İçlerinden bir hayat geçmekte. Sizin kaz ayağı dediğiniz yerlerden akar benim gözyaşım. O çukurda gezer durur. Kurumuş bir toprakta bir dikili ağacı olmayan şelaleyim ben… İçi pas tutmuş bir beden, içinde gölgesi olmayan küçük bir ruh. Üzerimde birikmiş bütün günahlar, bütün mide bulantıları, bütün sancılarım. Gerçek olmayan bir hayatta hiç var olmamış olmak değildi dileğim. Kalemi kitabı bırakmış omuzlarımdaki meleğim. Tüm suçlar üzerime kalsın, tüm mutsuzluklarınız kalbimde kalsın. Çalınmasın kırılmış açık kapım, sorulmasın halim, iyi misin diyenim olmasın. Hiçbir bedenin yüzü benimki gibi solmasın. Gidecek bir yeri olmayan bedenim ben. Ne paham var ne ederim. Hiç kimseye kırgın değilim yemin ederim. Belki bir şarkıda sessizce geleceğim, belki bir kitabın içinden çıkacağım. Ya cam kenarında belirecek izim ya da köşede bekleyen sokak lambasının altında… Belki inceden bir yağmur düşecek toprağa, en sönük yıldız yaklaşacak belki de en uçsuz tenhadan. Uzağınız olmasa da görülecek ağızda kalan son tebessüm. Ama ben göreceğim… Ve sessizce gideceğim…
Renksiz…
Kırık bir göz ucunda asılmış salıncağım. Eğer yanlış görmüyorsam hava baya bir puslu. Ama hissetmiyor ten soğuğu. İki dudak arasından soğuk bir duman, biraz küfür, biraz ah. Yükü ağır salıncağın, çürük ipine dolanmış onca sararmış sarmaşık, aralarında biraz hayal ardından kırıklığı. Kelime gibi, tamamlanmazsa bir anlamı da yok. Oysa her şey yarım, karışık bir tost salçası içinde tuzu dışında. Orta yolu bulunmaz bu Hayatın… Yolunu kaybetmiş koca bir çığ var üstümde. Ellerim hala cebimde… Dağ kırgın, omuz yorgun, ellerim soğuk. Baksalar duyarlar yalnızlığı, uzağı yok yakını flu. Ardımda bir dolunay, bulutu hafiften çekik izlemekte olanı biteni. Buluttan düşen damlalar yıkasın caddelere vuran izlerimi. Gittiğim yol bilinmesin, kaldığım toprak görünmesin, gördüklerim bana yetsin, duyduklarım bana kalsın, kendi ellerim ile sıkıştıracağım yumruk kadar olanımı, zamanı benden alsın… Bu kadardı yazdıklarım üstü sizde kalsın…
